Hz. Musa

MÛSÂ’NIN HABERİ SANA GELDİ Mİ?

Taha 9 Sana Mûsâ’nın haberi de geldi mi?

Nâzi’ât 15 Mûsâ’nın haberi sana geldi mi?

Meryem 51    Kitapta Musa’yı da an! Şüphesiz ki o samimi biriydi ve peygamber olan elçiydi.

Kasas 43        Celâlim hakkı için, (önceki asırlarda azgınlık yapan) ilk nesilleri helâk ettikten sonra, insanlar için (hakikatleri gösteren) deliller ve bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere Mûsâ’ya o Kitâb’ı (Tevrât’ı) verdik; olur ki ibret alırlar.

Kasas 44        Hâlbuki Mûsâ’ya o emri vahyettiğimiz zaman, batı tarafında değildin, şâhid olanlardan da değildin!

Kasas 45        Fakat biz ise, (Mûsâ’dan sonra) nice nesiller yarattık da onların üzerine ömürler uzadı (uzun zamanlar geçti)! Ve (sen, onlar hakkındaki bu) âyetlerimizi (kendilerinden öğrenerek) onlara okumak üzere, Medyen halkı arasında oturan bir kimse değildin; fakat biz (seni peygamber olarak) gönderici (ve sana bu kıssaları anlatıcı)larız.

Kasas 46        (Mûsâ’ya) seslendiğimiz zaman da Tûr’un yanında değildin; fakat senden önce kendilerine bir korkutucu gelmemiş olan bir kavmi (Allah’ın azâbı ile) korkutman için Rabbinden bir rahmet olarak (seni onlara gönderdik); olur ki onlar ibret alırlar.

Kasas 47        Ellerinin takdîm ettiği şeyler (işlediği günahlar) yüzünden başlarına bir musîbet isabet edip de: ‘Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de senin âyetlerine uyupmü’minlerden olsaydık!’ diyecek olmasalardı (biz seni göndermezdik)!

Kasas 48        Fakat onlara katımızdan hak gelince: ‘Mûsâ’ya verilenin benzeri (bir mu’cize, ona da) verilmeli değil miydi?’ dediler. (Onlar) daha önce Mûsâ’ya verileni de inkâr etmemişler miydi? ‘(Tevrât ve Kur’ân) birbirini destekleyen iki sihirdir’ deyip; ‘Şübhesiz biz hepsini inkâr eden kimseleriz’ demişlerdi.

Kasas 49        De ki: ‘Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, o hâlde Allah katından, bu ikisinden (Kur’ândan ve Tevrât’tan) daha doğru bir kitab getirin de, (ben) ona uyayım!’

Secde 23         Şânım hakkı için, Mûsâ’ya Kitâb’ı (Tevrât’ı) verdik.  Sakın ona(Mûsâ’ya) kavuşacağından bir şübhe içinde olma! (Biz) onu da İsrâiloğullarına bir hidâyet rehberi kıldık.

Secde 24         (İsrâiloğulları) sabrettikleri zaman, onların içinden, emrimizle hak yolu gösterecek önderler kıldık. Çünki (onlar) âyetlerimize kat’î olarak inanıyorlardı.

Secde 25         Şübhesiz ki üzerinde ihtilâfa düşegeldikleri şeyler hakkında, kıyâmet günü aralarını ayıracak (hüküm verecek) olan ancak Rabbindir.

A’râf 94          İşte (biz) hangi şehre bir peygamber gönderdiysek, mutlaka oranın halkını sıkıntılar ve hastalıklarla yakaladık; tâ ki yalvarsınlar (ve îmâna gelsinler).

A’râf 95          Sonra kötülüğün (o darlığın) yerini, iyilik (bolluk)la değiştirdik. Nihâyet (mal ve evlâd cihetiyle) çoğaldılar ve: ‘Doğrusu atalarımıza (da zaman zaman böyle) darlıklar ve bolluklar dokunmuştu. (Bunun tehdîd edildiğimiz azabla bir alâkası yok!)’ dediler de, kendileri hiç farkında değillerken onları ansızın yakalayıverdik.

A’râf 96          Hem gerçekten o şehirlerin halkı îmân edip (peygamberlerine karşı gelmekten)sakınsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açardık; fakat (onlar, peygamberlerini) yalanladılar; bunun üzerine (biz de) onları, kazanmakta oldukları(günahlar) yüzünden (azâbımız ile) yakalayıverdik.

A’râf 97          Yoksa o şehirlerin halkı, kendileri uyuyan kimseler iken azâbımızın kendilerine geceleyin gelmesinden emin mi oldular?

A’râf 98          Veya o şehirlerin halkı, kendileri eğlenirlerken, azâbımızın kendilerine kuşluk vakti(güpegündüz) gelmesinden mi emîn oldular?

A’râf 99          Yoksa Allah’ın tuzağından mı emîn oldular? Fakat hüsrâna uğrayanlar gürûhundan başkası Allah’ın tuzağından emîn olmaz.

A’râf 100        (Eski) sâhiblerinden sonra yeryüzüne vâris olanları hâlâ (şu hakikat) yola getirmedi mi ki; eğer dileseydik, kendilerini günahları yüzünden musîbete uğratırdık. Hem(biz) onların kalblerini mühürleriz de onlar (nasîhati) işitmezler!

A’râf 101        İşte o şehirler ki, sana onların haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz. Ve Celâlim hakkı için, peygamberleri kendilerine apaçık mu’cizeler getirdiler! Fakat daha önce(mu’cizeler gelmeden evvel) yalanladıkları şeylere, îmân edecek olmadılar. İşte Allah, kâfirlerin kalblerini (küfürlerindeki inadları sebebiyle) böyle mühürler!

A’râf 102        Hem onların çoğunda ahde vefâ diye bir şey bulmadık. Fakat doğrusu onların çoğunu gerçekten fâsık kimseler bulduk.

A’râf 103        Sonra onların ardından Mûsâ’yı mu’cizelerimizle Fir’avun’a ve (kavminin) ileri gelenlerine gönderdik de onlara (o mu’cizelere olan inkârlarıyla nefislerine) zulmettiler. Fakat bak fesad çıkaranların âkıbeti nasıl oldu!

İsrâ 2  (Biz) Mûsâ’ya da Kitab verdik ve: ‘Benden başka bir Vekîl edinmeyin!’ diye onu İsrâiloğullarına bir hidâyet rehberi kıldık.

İsrâ 3  (Ey) Nûh ile berâber (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli (olan insanlar)! Şübhesiz ki o (Nûh), çok şükreden bir kul idi.

İsrâ 4  Ve İsrâiloğullarına Kitab’da: ‘(Siz) yeryüzünde muhakkak iki def’a fesad çıkaracaksınız ve gerçekten büyük bir taşkınlıkla azacaksınız!’ diye hükmettik(bildirdik).

İsrâ 5  (Onlara dedik ki:) ‘Artık, o ikisinden birincisinin va’desi geldiği (ve baştan çıktığınız) zaman, üzerinize şiddetli (kendileri de isyankâr), harb ehli bizim (mahlûkumuz)olan birtakım kullar gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu (zilletemahkûmiyetiniz) ise, yerine getirilmiş bir va’d idi.’

İsrâ 6  ‘Sonra onlara karşı (üstünlüğünüzü) size tekrar geri verdik, hem size mallarla ve oğullarla yardım ettik, hem sizi cem’iyetçe daha çok kıldık.’

İsrâ 7  (Kendilerine bildirdik ki:) ‘Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz; eğer kötülük ederseniz, yine onun içindir (kendi nefsiniz aleyhinedir). Artık sonrakinin(ikinci fesâdınızın) va’desi geldiği (ve tekrar azdığınız) zaman ise, (yine birtakım kulları başınıza musallat ettik ki) yüzlerinizi kötü etsinler, ilk def’a girdikleri gibi, yine mescide(Beyt-i Makdis’e) girsinler ve ele geçirdikleri şeyleri tamâmen imhâ ederek mahvetsinler!’

İsrâ 8  ‘(Eğer tevbe ederseniz) umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Fakat tekrar(fesâda) dönerseniz, (biz de cezâya) döneriz. Ve (biz) Cehennemi, kâfirler için bir zindan yaptık.’

Mâide 44       İçinde bir hidâyet ve bir nûr bulunan Tevrât’ı muhakkak ki biz indirdik. (Allah’a)teslîm olmuş peygamberler, yahudi olanlara onunla (Tevrât’la) hüküm verirlerdi; Allah’ın Kitâbı’nı muhâfazaya me’mur edilmeleri sebebiyle Rabbânîler (ilim ve ihlâsla kulluk ederek Rabb’e mensub olan kimseler) ve ahbâr (ilim sâhibi zâtlar) da (onunla hüküm verirlerdi); çünki (onlar,) ona gözcülük eden (tahriften koruyan) kimseler idiler.(Ey yahudiler!) O hâlde insanlardan korkmayın; ancak benden korkun ve âyetlerimi az bir fiyata (geçici dünya menfaatleri mukabilinde) satmayın! (Tevrât’ı tahrîf etmeyin!)Artık kim Allah’ın indirdiğiyle (inkâr ederek) hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.

Mâide 45       Hem onda (Tevrât’ta, yahudilerin) üzerlerine: ‘Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak ve dişe diş; yaralara ise (karşılıklı) kısas (vardır)!’ diye yazdık. Fakat kim bunu (kısas hakkını) bağışlarsa, o takdirde bu onun (günahları) için bir keffâret olur. Kim de (inandığı hâlde aksini yaparak) Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.

Mâide 46       Ardından da onların (o peygamberlerin) izleri üzerine, kendinden önceki Tevrât’ı tasdîk edici olarak Meryemoğlu Îsâ’yı gönderdik. Ona da içinde bir hidâyet ve bir nûr bulunan, ve kendinden önceki Tevrât’ı tasdîk edici, takvâ sâhibleri için de bir hidâyet ve bir nasîhat olan İncîl’i verdik.

Mâide 47       Ve İncîl ehli, Allah’ın onda indirdiğiyle hükmetsin (diye buyurduk)! Artık kim(inandığı hâlde amel etmeyerek) Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.

FİRAVUN’UN RÜYASI

Firavun’un rüyasıyla ilgili Kur’an’da doğrudan bir ayet bulunmamaktadır.

HZ. MUSA’NIN DOĞUMU, BEBEKLİĞİ

Kassas 3         Îmân edecek bir kavim için, Mûsâ ile Fir’avun’un haberinden(kıssalarından) bir kısmını sana gerçek şekliyle okuyacağız.

Kassas 4         Gerçekten Fir’avun o memlekette (Mısır’da) zorbalığa kalktı ve halkını (kendisine muhâlefet etmesinler diye) çeşitli fırkalara böldü. Onlardan bir kısmını (İsrâiloğullarını)güçsüz bırakmak istiyor, (yeni doğan) oğullarını boğazlıyor, kadınlarını (kızlarını) ise sağ bırakıyordu. Çünki o fesad çıkaranlardandı.

Kassas 5         Hâlbuki (biz, onları bu devrelerden geçirmekle) istiyorduk ki, o memlekette güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları (insanlara) rehberler yapalım ve onları (Fir’avun’un memleketine) vâris olan kimseler kılalım.

Kassas 6         Ve onlara (İsrâîloğullarına) o memlekette imkân sağlayalım (oraya hâkim kılalım); Fir’avun ile (vezîri) Hâmân’a ve ordularına da, onlardan (İsrâîloğullarından) sakınmakta oldukları şeyi gösterelim!

Kassas 7         Mûsâ’nın annesine: ‘Onu emzir; artık onun hakkında (başına bir şey gelmesinden) korktuğun zaman, o takdirde onu denize (Nîl’e) bırak; ve korkma, hem üzülme! Çünki biz, onu sana geri verecekleriz ve onu peygamberlerden yapacak olanlarız’ diye ilhâm ettik.

Taha 38          ‘O zaman annene ilhâm edilecek olanı ilhâm etmiştik.’

Taha 39          ‘ ‘Onu sandığa koy, sonra kendisini denize (Nîl’e) bırak! Böylece deniz onu sâhile çıkarsın; bana da düşman, ona da düşman olan biri onu alsın!’ diye (ilhâm etmiştik). (Hem sevilesin) ve müşâhedem altında yetiştirilesin diye sana tarafımdan bir sevimlilik de verdim.’

Kassas 8         Derken onu Fir’avun âilesi bul(arak al)dı ki, tâ (bunun netîcesi) kendilerine bir düşman ve bir üzüntü olsun! Gerçekten Fir’avun, (vezîri) Hâmân ve orduları (bütün işlerinde) hatâ etmekte olan kimseler idiler.

Kassas 9         Ve Fir’avun’un hanımı: ‘(Bu çocuk) benim için de, senin için de bir göz aydınlığı! Onu öldürmeyin! Belki bize faydası dokunur, ya da onu evlâd ediniriz’ dedi. Hâlbuki onlar(işin) farkında değillerdi.

Kassas 10       Mûsâ’nın annesinin gönlü ise, (çocuğundan başka herşeyden) bomboş olarak sabahladı. Eğer (va’dimize) inananlardan olması için kalbini (sabırla) takviye etmiş olmasaydık, nerede ise onu(n kendi çocuğu olduğunu) açığa vuracaktı.

Kassas 11       Ve (annesi, Mûsâ’nın) kız kardeşine: ‘Onun izini ta’kib et!’ dedi. Bu yüzden (o da) onlar farkında olmadan, onu (kardeşini) uzaktan gözetledi.

Kassas 12       Hâlbuki daha önce ona (Mûsâ’ya) süt analarını (emmeyi) men’ etmiştik (de onu emzirebilecek birini arıyorlardı). Bunun üzerine (kız kardeşi): ‘Sizin nâmınıza onu(n bakımını) üzerine alacak olan ve kendileri ona nasîhat edecek (hayırla davranacak)kimseler olan bir âileye size rehberlik edeyim mi?’ dedi.

Taha 40          ‘Hani kız kardeşin (Fir’avun’un sarayına) gidip: ‘Ona bakacak bir kimse için size rehberlik edeyim mi?’ diyordu. Böylece seni annene iâde ettik ki, gözü aydın olsun, üzülmesin!….

Kassas 13       Böylece onu annesine geri verdik ki, gözü aydın olsun, üzülmesin ve şübhesiz, Allah’ın va’dinin gerçek olduğunu bilsin! Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.

HZ. MUSA’NIN GENÇLİĞİ

Kassas 14       Nihâyet (Mûsâ’nın) gücü kemâle erip olgunlaşınca, ona hikmet ve ilim verdik. İşte iyilik edenleri böyle mükâfâtlandırırız.

KIPTÎNİN ÖLÜMÜ VE HZ. MUSA’NIN ŞEHRİ TERK ETMESİ

Kassas 15       Derken (Mûsâ,) halkının (henüz istirâhatte iken herşeyden) habersiz olduğu bir sırada şehre girdi de orada birbiriyle öldüresiye dövüşen iki adam buldu; birisi kendi kabîlesinden (İsrâiloğullarından), diğeri düşmanından (Mısırlı bir kıbtî) idi. Bunun üzerine kendi kabîlesinden olan kimse, düşmanından olana karşı, ondan (Mûsâ’dan) yardım istedi. Mûsâ da ona (o kıbtîye) bir yumruk vurdu, böylece onun hakkında (takdîr edilen) kazâya(ölümüne) sebeb oldu. (O kâfir kıbtî öldü). (Hatâen de olsa, bundan çok üzüldü ve:) ‘Bu, şeytanın işindendir. Gerçekten o, saptırıcı apaçık bir düşmandır!’ dedi.

Kassas 16      (Mûsâ:) ‘Rabbim! Doğrusu ben nefsime zulmettim; artık beni bağışla!’ dedi. Bunun üzerine (Allah da) onu bağışladı. Çünki Gafûr (çok bağışlayan), Rahîm (çok merhamet eden) ancak O’dur.

Kassas 17      (Mûsâ:) ‘Rabbim! Beni ni’metlendirdiğin şeyler hakkı için, bir daha günahkârlara aslâ yardımcı olmayacağım!’ dedi.

Kassas 18       Böylece korku içinde kalan bir kimse olarak (ve etrâfı) gözetleyerek şehirde sabahladı; bir de baktı ki, dün kendisinden yardım isteyen o kimse, (bu sefer başka bir kıbtîye karşı) kendisinden (yine) imdâd istiyor! Mûsâ ona: ‘Doğrusu sen gerçekten apaçık bir azgınsın!’ dedi.

Kassas 19       Bunun üzerine (Mûsâ,) ikisinin de düşmanı olan o kimseyi yakalamak isteyince,(Mûsâ’nın İsrâiloğullarından olan adamı azarlamasından hâdisenin iç yüzünü anlayan kıbtî korkarak) dedi ki: ‘Ey Mûsâ! Dün bir adamı öldürdüğün gibi (şimdi de) beni mi öldürmek istiyorsun? Demek (sen), bu memlekette ancak bir zorba olmak istiyorsun da,(arayı) düzelticilerden olmak istemiyorsun!’

Kassas 20       Sonunda (bu haberin yayılması üzerine) şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi (ve:) ‘Ey Mûsâ! Doğrusu (şehrin) ileri gelenler(i) seni öldürmek için hakkında müzâkere ediyorlar; hemen (bu şehirden) çık; gerçekten ben sana nasîhat edenlerdenim’ dedi.

Kassas 21       Bunun üzerine (Mûsâ) korkuya kapılan biri olarak (ve etrâfı) gözetleyerek oradan(şehirden) çıktı. ‘Rabbim! Beni bu zâlimler topluluğundan kurtar!’ dedi.

MEDYEN

Medyen’e Gidişi

Kassas 22      Nihâyet Medyen’e doğru yönelince: ‘Olur ki Rabbim, beni yolun doğrusuna ulaştırır’ dedi.

Kassas 23       Ve Medyen suyuna varınca, (kuyunun) başında (hayvanlarını) sulayan bir insan topluluğu buldu; onların gerisinde de (hayvanlarını sudan) men’ etmekte olan iki kadın (iki genç kız) buldu. (Onlara:) ‘Bu hâliniz nedir?’ dedi. (Onlar:) ‘Çobanlar (sulayıp) gitmeden(biz hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da yaşlı bir ihtiyardır (onları sulayamaz)’ dediler.

Kassas 24      Bunun üzerine (Mûsâ) o ikisinin yerine (hayvanlarını) sulayıverdi; sonra gölgeye çekildi de: ‘Rabbim! Gerçekten ben, bana indireceğin her hayra muhtâcım!’ dedi.

Kassas 25       Derken o iki (genç kız)dan biri (erkeklere dönmeden, uzaktan uzağa) utana utana yürüyerek ona geldi: ‘Doğrusu babam, bizim için (hayvanları) sulamanın karşılığını sana vermek (örfümüze göre ikramda bulunmak) üzere seni çağırıyor’ dedi. Bunun üzerine(Mûsâ) ona (kızların babası olan Şuayb’a) gelip (başından geçen) kasas’ı (o hikâyeyi)kendisine anlatınca, (o:) ‘Korkma, o zâlimler topluluğundan kurtuldun!’ dedi.

Kassas 26       O iki (genç kız)dan biri: ‘Ey babacığım, onu ücretle (çoban) tut; çünki ücretle tuttuğun kimselerin en hayırlısı, o kuvvetli, emîn olandır’ dedi.

Evliliği

Kassas 27       (Şuayb) dedi ki: ‘Doğrusu ben, sekiz sene bana ücretle çalışmana karşılık, şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Fakat on (seney)e tamamlarsan, artık (o) senin tarafından (bir lütuf)dur. Yoksa sana zorluk çıkarmak istemem. İnşâallah beni sâlih kimselerden bulacaksın!’

Kassas 28       (Mûsâ:) ‘Bu (sözleşme) benimle senin arandadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam, o hâlde bana düşmanlık (bir kızgınlık) yok. Çünki Allah, söylemekte olduğumuza vekîldir’ dedi.

Medyen’den Çıkarken Dağda Ateş Görmesi

Kassas 29       Nihâyet Mûsâ, süreyi tamamlayıp âilesiyle yola çıktığında, Tûr (Dağı) tarafından bir ateş fark etti. Âilesine: ‘(Siz burada) durun; doğrusu ben bir ateş fark ettim; belki oradan size bir haber yâhut ısınasınız diye ateşten bir parça getiririm’ dedi.

Taha 10          Hani bir ateş görmüştü de âilesine: ‘(Siz burada) durun; doğrusu ben bir ateş gördüm; belki ondan size bir kor getiririm; ya da ateşin yanında yol gösteren bir kimse bulurum’ demişti.

Neml 7           Hani Mûsâ (Medyen’den Mısır’a dönerken) âilesine: ‘Ben hakikaten bir ateş gördüm. Ondan size (yol hakkında) bir haber getireceğim; yâhut ısınasınız diye size tutuşmuş bir kor getireceğim’ demişti.

“ Ey Mûsa”

Taha 11          Nihâyet ona gelince kendisine: ‘Ey Mûsâ!’ diye seslenildi.

Neml 8           Nihâyet oraya gelince (kendisine) şöyle seslenildi: ‘Ateş (sandığın bu nûrun için)de olan (sen) ve (o nûrun) etrâfında bulunanlar (melâikeler) mübârek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi olan Allah ise (her kusurdan) münezzehtir.’

Neml 9           ‘Ey Mûsâ! Hakikat şu ki, ben Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli) olan Allah’ım!’

Kassas 30       Sonunda oraya gelince, o mübârek yerdeki vâdinin sağ kıyısındaki ağaç(cihetin)den (kendisine) şöyle seslenildi: ‘Ey Mûsâ! Şübhesiz ki ben, gerçekten âlemlerin Rabbi olan Allah’ım!’

Meryem 52    Ona (Musa’ya) Tûr’un sağ tarafından seslenmiş ve özel bilgiler vermek için onu yaklaştırmıştık.

Taha 12          ‘Muhakkak ki ben, senin Rabbinim; haydi pabuçlarını çıkar! Çünki sen, mukaddes vâdi Tuvâdasın!’

Taha 13          ‘(Ey Mûsâ!) Ben seni (peygamberliğe) seçtim; şimdi (sana) vahyedileni dinle!’

Taha 14          ‘Şübhe yok ki ben, (evet) ancak ben Allah’ım; benden başka ilâh yoktur; öyle ise bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl!’

Taha 15          ‘Kıyâmet günü, mutlaka gelicidir. Neredeyse onu gizleyeceğim (de hiç haber vermeyeceğim); tâ ki herkes yapmakta olduğu ile karşılık bulsun!’

Taha 16          ‘Öyle ise ona inanmayan ve nefsinin arzusuna uyan kimseler, sakın seni ondan(ona inanmaktan) alıkoymasın; yoksa helâk olursun!’

“ Asanı yere at”

Taha 17          ‘Şu sağ elindeki de nedir ey Mûsâ?’

Taha 18          (Mûsâ:) ‘O benim asâmdır. Ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim, benim için onda daha başka ihtiyaçlar da vardır’ dedi.

Taha 19          (Allah:) ‘Onu (yere) bırak, ey Mûsâ!’ buyurdu.

Taha 20          Bunun üzerine (Mûsâ) onu (yere) bıraktı; bir de ne görsün, o bir yılan (olmuş), hızla hareket ediyor!

Neml 10         ‘Asânı (yere) bırak!’ (Mûsâ asâsını bıraktı da) birden onu yılan gibi hareket eder bir hâlde görünce, arkasını dönen bir kimse olarak kaçtı ve geri dönmedi. (Kendisine buyuruldu ki:) ‘Ey Mûsâ! Korkma; çünki ben (o kimseyim) ki, benim huzûrumda peygamberler korkmaz!’

Kassas 31       ‘Ve asânı (yere) bırak!’ (Mûsâ asâsını bıraktı.) Birden onu sanki o yılanmış gibi hareket eder görünce, geri dönen bir kimse olarak ve arkasına bakmadan kaçtı! (Bunun üzerine denildi ki:) ‘Ey Mûsâ! Beri gel ve korkma! Çünki sen emniyet içinde olanlardansın!’

Taha 21          (Allah) buyurdu ki: ‘Onu al ve (bizim huzûrumuzda hiçbir şeyden) korkma! (Biz)onu yine evvelki hâline döndüreceğiz.’

Neml 11         Ancak, kim zulmeder, sonra (bu amelini) kötülüğün ardından iyiliğe çevirirse, o takdirde (bilsin ki) şübhesiz ben, Gafûr (çok bağışlayan)ım, Rahîm (çok merhamet eden)im.

“ Elini koynuna sok”

Neml 12         ‘Hem elini koynuna sok; Fir’avun’a ve kavmine (gönderilen) dokuz mu’cizeden biri olmak üzere kusursuz, bembeyaz (parlayan ve ışık saçan bir el) olarak çıksın! Çünki onlar bir fâsıklar topluluğu oldular!’

Taha 22          ‘Ve elini yanına (koltuğunun altına) sok! Başka bir mu’cize olmak üzere, kusursuz bembeyaz (parlayan ve nûr saçan bir el) olarak çıksın!’

Taha 23          ‘Tâ ki sana en büyük mu’cizelerimizden bazılarını gösterelim!’

Kassas 32       ‘Elini yanına (koynuna) sok; (bir rahatsızlık belirtisi olmaksızın) kusursuz, bembeyaz (parlayan ve nûr saçan bir el) olarak çıksın! Korkudan (açılan) kanadını(ellerini)de kendine çek; işte bu ikisi (asân ve elin), Fir’avun ve ileri gelenlerine karşı Rabbinden sana (verilmiş) iki mu’cizedir. Çünki onlar, bir fâsıklar topluluğu oldular!’

“ Firavun’a git”

Taha 24          ‘Fir’avun’a git; şübhesiz o iyice azdı.’

Şu’arâ (10-11) Hani Rabbin Mûsâ’ya: ‘O zâlimler topluluğuna, Fir’avun’un kavmine git!(Allah’a karşı gelmekten) hâlâ sakınmayacaklar mı?’ diye nidâ buyurdu.

Şu’arâ 12        (Mûsâ şöyle) dedi: ‘Rabbim! Muhakkak ki ben, (onların) beni yalanlamalarından korkarım!’

Kassas 33       (Mûsâ) dedi ki: ‘Rabbim! Doğrusu ben, onlardan bir adam öldürmüştüm; bu yüzden beni öldürmelerinden korkarım!’

Şu’arâ 13        ‘Ve göğsüm daralır, dilim açılmaz; onun için (bana yardımcı olmak üzere)Hârûn’a da peygamberlik ver!’

Şu’arâ 14        ‘Hem onlar için benim aleyhimde (bana isnâd ettikleri) bir suç da var (onlardan birini hatâ ile öldürmüştüm); bu yüzden beni öldürmelerinden korkarım!’

Şu’arâ 15        (Allah) buyurdu ki: ‘Aslâ! (Sana bir şey yapamazlar.) Şimdi (ikiniz de)mu’cizelerimizle gidin; muhakkak ki biz (ben Azîmüşşân), (aranızda olacak şeyleri)dinleyiciler olarak sizinle berâberiz!’

Taha 25          (Mûsâ) dedi ki: ‘Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver!’

Taha 26          ‘Ve işimi bana kolaylaştır!’

Taha (27-28) ‘Dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyice anlasınlar!’

Taha (29-30) ‘Ve âilemden kardeşim Hârûn’u bana yardımcı kıl!’

Kassas 34      ‘Kardeşim Hârûn ise, o benden lisân cihetiyle daha düzgündür; onu da beni tasdîk eden bir yardımcı olarak benimle berâber gönder. Çünki ben, (onların) beni yalanlamalarından korkarım.’

Taha (31-34) ‘Onunla gücümü takviye et ve onu vazîfeme ortak yap ki, seni çok tesbîh edelim ve seni çok zikredelim!’

Taha 35          ‘Muhakkak ki sen, bizi hakkıyla görensin.’

Taha 36          (Allah) şöyle buyurdu: ‘İstediğin sana verilmiştir, ey Mûsâ!’

Kassas 35       (Allah) buyurdu ki: ‘Senin pazunu, kardeşinle kuvvetlendireceğiz ve ikinize öylebir kuvvet vereceğiz ki, artık mu’cizelerimiz sâyesinde size (zarar vermeye)erişemeyecekler. Siz ve size tâbi’ olanlar, üstün gelen kimseler (olacak)sınız.’

Meryem 53    Merhametimiz gereği ona kardeşi Harun’u da peygamber olarak armağan etmiştik.

Taha 37-38     ‘Ve and olsun ki, sana başka bir def’a daha lütufta bulunmuştuk.’ ‘O zaman annene ilhâm edilecek olanı ilhâm etmiştik.’

Furkan 35      Celâlim hakkı için, Mûsâ’ya Kitâb’ı verdik; kardeşi Hârûn’u da berâberinde yardımcı yaptık.

Furkan 36      ‘Haydi! Âyetlerimizi yalanlayan o kavme gidin!’ dedik. (Fakat onlar elçilerimizi yalanladılar.) Bunun üzerine onları tamâmen helâk ettik.

Saffât 114       Celâlim hakkı için, Mûsâ ve Hârûn’a da ihsanda bulunduk!

Saffât 115       Çünki kendilerini ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan (Fir’avun’un işkencesinden)kurtardık.

Saffât 116       Ve onlara yardım ettik de galib gelenler onlar oldular.

Saffât 117       İkisine de apaçık anlaşılan Kitâb’ı (Tevrât’ı) verdik.

Saffât 118       Ve kendilerini dosdoğru yola hidâyet ettik.

Saffât 119       Sonraki (ümmet)ler içinde o ikisine de (iyi bir nâm) bıraktık.

Saffât 120       Mûsâ ve Hârun’a selâm olsun!

Saffât 121       Doğrusu biz iyilik edenleri böyle mükâfâtlandırırız.

Saffât 122       Şübhesiz ikisi (de) bizim mü’min kullarımızdandır.

MISIR’A DÖNMESİ VE TEBLİĞ DÖNEMİ

Müminun (45-46) Sonra Mûsâ’yı ve kardeşi Hârûn’u, âyetlerimizle ve apaçık bir delil ile Fir’avun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik, fakat (onlar) kibirlendiler; zâten büyüklük taslayan bir kavim idiler.

Müminun 47 Bu yüzden: ‘Kavimleri bize kölelik edip duran kimseler iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız?’ dediler.

Müminun 48 Böylece o ikisini yalanladılar da helâk edilenlerden oldular.

Müminun 49 And olsun ki Mûsâ’ya da Kitâb’ı verdik. Tâ ki onlar (o İsrâîloğulları), doğru yolu bulabilsinler.

Şu’arâ (16-17) Haydi (ikiniz de) Fir’avun’a gidin de deyin ki: ‘Şübhe yok ki biz, İsrâiloğullarını bizimle berâber gönderesin diye âlemlerin Rabbinin elçisiyiz.’

Şu’arâ 18        (Fir’avun) dedi ki: ‘(Biz) seni çocukken içimizde yetiştirmedik mi? Ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?’

Şu’arâ 19        ‘Sonunda o yaptığın işi de yaptın; o hâlde sen nankörlerdensin!’

Şu’arâ 20        (Mûsâ:) ‘Ben bunu o zaman (öyle kasdım olmadan, sonu ölüm olacağını)bilmeyen kimselerden olarak yaptım’ dedi.

Şu’arâ 21        ‘Sizden korkunca hemen içinizden kaçtım; sonra Rabbim bana hikmet verdi ve beni peygamberlerden kıldı.’

Şu’arâ 22        ‘(Sarayında yetişmekle) başıma kaktığın bu ni’met de, İsrâiloğullarını kendine köle edindiğin içindir.’

Şu’arâ 23        Fir’avun dedi ki: ‘Âlemlerin Rabbi de nedir?’

Şu’arâ 24        (Mûsâ:) ‘(O,) göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir! Eğer kat’î olarak bilen kimseler iseniz (bunu siz de anlarsınız)!’ dedi.

Şu’arâ 25        (Fir’avun,) etrâfında bulunanlara: ‘İşitmiyor musunuz?’ dedi.

Şu’arâ 26        (Mûsâ:) ‘(O,) sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir!’ dedi.

Şu’arâ 27        (Fir’avun yine etrâfındakilere:) ‘Size gönderilen bu elçiniz şübhe yok, mutlaka delidir!’ dedi.

Şu’arâ 28        (Mûsâ:) ‘(O,) doğunun ve batının ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir! Eğer aklınızı kullanırsanız (bunu siz de anlarsınız)!’ dedi.

Şu’arâ 29        (Fir’avun:) ‘Yemin olsun ki benden başkasını ilâh edinirsen, seni mutlaka zindana atılanlardan ederim!’ dedi.

Şu’arâ 30        (Mûsâ:) ‘Sana (peygamberliğimi) apaçık bildiren bir şey (bir mu’cize) getirmişolsam da mı?’ dedi.

Şu’arâ 31        (Fir’avun:) ‘Eğer (iddiânda) doğru kimselerden isen, haydi onu getir!’ dedi.

Şu’arâ 32        Bunun üzerine (Mûsâ) asâsını (yere) bıraktı; bir de baktılar ki o, apaçık bir ejderhâdır!

Şu’arâ 33        Ve elini (koynundan) çıkardı; bir de gördüler ki o, bakanlara bembeyaz (parlayan, ışık saçan bir el)dir.

Şu’arâ 34        (Fir’avun) etrâfındaki ileri gelenlere: ‘Şüb¬he¬siz ki bu, gerçekten bilgili bir sihirbazdır!’ dedi.

Şu’arâ 35        ‘Sihri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?’

Şu’arâ 36        ‘Bütün bilgili mâhir sihirbazları sana getirsinler.’

Şu’arâ 37        ‘Bütün bilgili mâhir sihirbazları sana getirsinler.’

Şu’arâ 38        Böylece sihirbazlar, belli bir günün ta’yîn edilen vaktinde bir araya getirildi.

Şu’arâ 39        İnsanlara da: ‘Siz toplanacak olan kimseler misiniz? (Haydi çabuk toplanın!)’ denildi.

Şu’arâ 40        (Ve yine:) ‘Umarız ki galib gelenler onlar olur da, (biz de) o sihirbazlara uyarız!'(dediler.)

Şu’arâ 41        Derken sihirbazlar geldiğinde Fir’avun’a: ‘Eğer galib gelenler biz olursak, şübhesiz bize elbette bir mükâfât var değil mi?’ dediler.

Şu’arâ 42        (Fir’avun:) ‘Evet, hem o takdirde doğrusu siz, elbette (bana) yakın kılınmış kimselerden olacaksınız’ dedi.

Şu’arâ 43        Mûsâ onlara: ‘Siz (göz boyamak üzere) ne atacak kimseler iseniz, atın(bakalım)!’ dedi.

Şu’arâ 44        Bunun üzerine (onlar) iplerini ve değneklerini attılar ve (böbürlenerek:)’Fir’avun’un şerefi üzerine yemîn ederiz ki, muhakkak galib olanlar elbette ancak biziz!’ dediler.

Şu’arâ 45        Sonra, Mûsâ asâsını bıraktı; bir de baktılar ki o, onların uydurmakta oldukları şeyleri yutuyor!

Şu’arâ 46        Sihirbazlar (bunun aslâ bir sihir olmadığını anlayıp) hemen secdeye kapanan kimseler olarak (yerlere) atıldı(lar).

Şu’arâ (47-48) ‘Âlemlerin Rabbine, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine îmân ettik!’ dediler.

Şu’arâ 49        (Fir’avun:) ‘(Ben) size izin vermeden ona îmân ettiniz, öyle mi? Şübhesiz ki o, gerçekten size sihri öğreten büyüğünüzmüş. Ama ileride elbette göreceksiniz. Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi kesinlikle asacağım!’ dedi.

Şu’arâ 50        (Onlar ise) dediler ki: ‘Zararı yok; çünki biz Rabbimize dönücü kimseleriz.’

Şu’arâ 51        ‘Doğrusu biz (bu mecliste) îmân edenlerin ilki olduğumuzdan, Rabbimizin bizim için hatâlarımızı bağışlayacağını umarız.’

Nâzi’ât (16-17) Hani Rabbi ona, mukaddes vâdi olan Tuvâ’da nidâ buyurmuştu: ‘Fir’avun’a git; çünki o çok azdı!’

Nâzi’ât (18-19) ‘Bu yüzden (ona) de ki: ‘Senin (şirk ve isyan kirlerinden) temizlenmeye(meylin) var mı? Seni Rabbine (giden yola) irşâd edeyim de böylece (O’nu tanıyasın ve O’ndan) korkasın!’ ‘

Nâzi’ât 20      Bunun üzerine (Mûsâ gitti ve) ona en büyük mu’cizeyi gösterdi.

Nâzi’ât 21      Fakat (o, Mûsâ’yı) yalanladı ve (Allah’a) isyân etti.

Nâzi’ât 22      Sonra (fesad peşinde) koşarak (îmandan) yüz çevirdi.

Nâzi’ât 23      Derken (sihirbazlarını ve ordusunu) toplayıp (onlara) seslendi.

Nâzi’ât 24      Ve (onlara): ‘Ben sizin en yüce rabbinizim!’ dedi.

Nâzi’ât 25      Allah da onu, âhiretin ve dünyanın (ibret verici) azâbıyla yakalayıverdi!

Nâzi’ât 26      Şübhesiz ki bunda, (Allah’dan) korkan kimseler için gerçekten bir ibret vardır.

Kasas 36        Nihâyet, Mûsâ apaçık mu’cizelerimizle onlara gelince: ‘Bu, uydurulmuş bir sihirden başka bir şey değildir; hem önceki atalarımızdan bunu işitmedik’ dediler.

Neml 13         İşte mu’cizelerimiz onlara (hakikati) açıkça gösterir bir şekilde gelince: ‘Bu apaçık bir sihirdir’ dediler.

Neml 14         Kendileri de bunlara (bu mu’cizelerimize) kat’î olarak inandıkları hâlde, zulüm ve kibir yüzünden onları inkâr ettiler. Ama bak, o fesad çıkaranların âkıbeti nasıl oldu!

Zuhruf 46      Celâlim hakkı için, Mûsâ’yı da mu’cizelerimizle Fir’avun’a ve ileri gelenlerine gönderdik de: ‘Gerçekten ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim!’ dedi.

Zuhruf 47      Fakat onlara mu’cizelerimizi getirdiğinde, o vakit onlar bunlara gülüverdiler.

Zuhruf 48      Onlara göstermekte olduğumuz her mu’cize, mutlaka diğerinden daha büyüktü. Kendilerini (hayatlarını çekilmez kılan çeşitli) azâb(lar) ile yakaladık, tâ ki onlar(küfürlerinden) dönsünler.

Zuhruf 49      Bunun üzerine dediler ki: ‘Ey sihirbaz! (Duânı kabûl edeceğine dâir) sende olan ahdi hürmetine, Rabbine bizim için duâ et; muhakkak ki biz, (o vakit) gerçekten doğru yola giren kimseler (olur)uz.’

Zuhruf 50      Fakat kendilerinden azâbı açıver(ip kaldır)ınca, onlar sözlerinden hemen döndüler.

Zuhruf 51      Fir’avun ise, kavmi içinde seslenip dedi ki: ‘Ey kavmim! Mısır mülkü(hükümdarlığı) ve altımdan akıp giden bu nehirler, benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?’

Zuhruf 52      ‘Yoksa ben, kendisi değersiz ve nerede ise söz anlatamayacak durumda bulunan bu adamdan daha hayırlı değil miyim?’

Zuhruf 53      ‘O hâlde (doğru söylüyorsa) üzerine altın bilezikler atılmalı veya berâberinde peş peşe dizilen kimseler hâlinde melekler gelmeli değil miydi?’

Zuhruf 54      (Fir’avun) böylece kavmini hafife aldı (küçümsedi); buna rağmen ona itâat ettiler. Gerçekten onlar bir fâsıklar topluluğu idiler.

Zuhruf 55      Artık ne zaman ki bizi gazablandırdılar, onlardan intikam alıverdik, bu yüzden onları hep birlikte suda boğduk.

Zuhruf 56      Böylece onları, sonrakiler için (ders alınacak) bir geçmiş ve bir misâl kıldık.

Kasas 37        Mûsâ şöyle dedi: ‘Rabbim, kendi katından kimin hidâyet getirdiğini ve dünyanın(güzel) âkıbetinin (Cennetin) kimin olacağını en iyi bilendir. Şu şübhesiz ki, zâlimler kurtuluşa ermezler.’

Kasas 38        Fir’avun ise: ‘Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka hiçbir ilâh bilmiş değilim; ey Hâmân! Haydi benim için çamurun üzerinde ateş yak da (tuğla i’mâl edip) bana bir kule yap; belki Mûsâ’nın İlâhına muttali’ olurum (O’nu görürüm). Çünki şübhesiz ben onu gerçekten yalancılardan sanıyorum’ dedi.

Kasas 39        Böylece o (Fir’avun) ve askerleri o memlekette haksız yere büyüklük tasladı ve gerçekten kendilerinin bize döndürülmeyeceklerini sandılar.

Taha 40 Kızkardeşin (seni izleyerek) yürüyordu. (Seni saraya aldıkları zaman onlara şöyle) diyordu: “Size, ona kefil olacak (emzirip, bakacak) birisine delil olayım mı (bulmanızda yardım edeyim mi)? Böylece seni, annene döndürdük. Onun, gözü aydın olsun ve mahzun olmasın diye. Ve birisini öldürmüştün. O zaman (da) seni, gamdan (üzüntüden) kurtarmıştık. Ve seni, sınavlarla imtihan ettik. Böylece Medyen halkı içinde senelerce kaldın. Sonra kaderin gereği (takdir edilen zamanda buraya) geldin ya Musa!

Taha 41          ‘Ve seni kendim için (peygamber olarak) seçtim!’

Taha 42          ‘Sen, kardeşinle berâber, mu’cizelerimle git; ve beni anmakta gevşek davranmayın!’

Taha 43          ‘Fir’avun’a gidin; şübhesiz o (ilâhlık iddiâsıyla) iyice azdı.’

Taha 44          ‘Buna rağmen ona yumuşak söz söyleyin; belki ibret alır ya da (Allah’dan)korkar.’

Taha 45          (Mûsâ ve kardeşi:) ‘Rabbimiz! Doğrusu biz (onun) bize karşı aşırı davranmasından; ya da azmasından korkuyoruz’ dediler.

Taha 46          (Allah) buyurdu ki: ‘Korkmayın! Çünki ben, sizinle berâberim, işitirim ve görürüm.’

Taha 47          ‘Böylece ona gidin de şöyle söyleyin: ‘Şübhe yok ki biz, Rabbinin iki elçisiyiz; artık İsrâiloğullarını bizimle berâber gönder, onlara eziyet etme! (Biz) gerçekten Rabbinden bir mu’cize ile sana geldik. Selâm ise, hidâyete tâbi’ olanlaradır.’ ‘

Taha 48          ‘Doğrusu biz (öyle kimseleriz ki), gerçekten bize: ‘Şübhesiz azab,(peygamberleri) yalanlayanlar ve (haktan) yüz çevirenler üzerinedir’ diye vahyolundu.’

Taha 49          (Fir’avun:) ‘Peki ikinizin Rabbi kimdir, ey Mûsâ?’ dedi.

Taha 50          (O da:) ‘Bizim Rabbimiz, herşeye yaratılışını (husûsiyetleriyle) veren, sonra da(onu muhtaç olduğu şeylerin yoluna) sevk edendir’ dedi.

Taha 51          (Fir’avun:) ‘Öyle ise (putlara tapan) önceki nesillerin hâli ne olacak?’ dedi.

Taha 52          (Mûsâ:) ‘Onların ilmi Rabbimin katında bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da)dır. Rabbim ne şaşırır, ne de unutur!’ dedi.

Taha 53          O ki, yeri sizin için bir beşik yaptı, onda sizin için yollar açtı ve gökten bir su indirdi. Böylece onunla çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.

Taha 54          Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın! Şübhesiz ki bunda (istikametli) akıl sâhibleri için nice deliller vardır.

Taha 55          Sizi ondan (o topraktan) yarattık; yine sizi oraya iâde edeceğiz ve sizi (haşirde)diğer bir def’a daha ondan çıkaracağız.

Taha 56          Celâlim hakkı için, (biz) ona (Fir’avun’a, gösterilecek) mu’cizelerimizin hepsini gösterdik; fakat (o) yalanladı ve (hakkı kabûl etmemekte) diretti.

Taha 57          Şöyle dedi: ‘(Sen) sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi bize geldin, ey Mûsâ!’

Taha 58          ‘Öyle ise, (biz de) mutlaka sana onun benzeri bir sihir getireceğiz; şimdi (sen,)bizimle kendi aranda bir buluşma zamânı (ve yeri) ta’yîn et ki, ne bizim, ne de senin ona muhâlefet etmeyeceğimiz, (herkesin gelebileceği) uygun bir yer olsun!’

Taha 59          (Mûsâ:) ‘Size va’d edilen vakit (ve yer), bayram günü (toplanma yeri) ve insanların toplanacağı kuşluk zamanıdır’ dedi.

Taha 60          Bunun üzerine Fir’avun dönüp gitti; hemen (bütün) hîlesini (sihirbazlarını)topladı; sonra (ta’yîn edilen yere) geldi.

Taha 61          Mûsâ onlara (o sihirbazlara): ‘Yazıklar olsun size! Allah’a yalan yere iftirâ etmeyin; sonra (O), bir azâb ile kökünüzü keser. (Allah hakkında) iftirâ eden, elbette hüsrâna uğramıştır’ dedi.

Taha 62          Buna rağmen (sihirbazlar Mûsâ hakkında yapacakları) işlerini aralarında tartıştılar ve fısıldamalarını gizli tuttular.

Taha 63          (Sonunda kendi aralarında şöyle) dediler: ‘Doğrusu bunlar (Mûsâ ile Hârun), gerçekten iki sihirbazdır; sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve en üstün olan yolunuzu(dîninizi) ortadan kaldırmak istiyorlar.’

Taha 64          ‘Onun için (bütün) hîlelerinizi (sihirlerinizi) toplayın; sonra sıra sıra gelin! Bugün üstün gelen muhakkak kurtuluşa ermiştir!’

Taha 65          (Sihirbazlar:) ‘Ey Mûsâ! (Sen önce hünerini ortaya) atacak mısın, yoksa önce atan biz mi olalım?’ dediler.

Taha 66          (Mûsâ:) ‘Hayır, siz atın!’ dedi. (Onlar hünerlerini ortaya atınca, Mûsâ) bir de baktı ki, yaptıkları sihirden dolayı kendisine, onların ipleri ve sopaları gerçekten sür’atle gidiyor gibi görünüyor!

Taha 67          Bu yüzden Mûsâ, (halkın bu sihirlere kanabileceği endişesiyle) içinde bir çeşit korku duydu.

Taha 68          (Biz kendisine:) ‘Korkma! Hiç şübhesiz üstün (gelecek) olan ancak sensin!’ dedik.

Taha 69          ‘Sağ elindekini (yere) bırak da (onların özenerek) yaptıkları şeyleri yutsun! Yaptıkları sâdece bir sihirbaz hîlesidir. Hâlbuki (böyle göz boyayan) sihirbaz, her nereye varsa kurtuluşa ermez (maksadına sihirle ulaşamaz).’

Taha 70          (Mûsâ’nın asâsı bir ejderha olup, bütün ip ve değnekleri yutunca) sihirbazlar hemen secde eden kimseler olarak, yere kapandılar: ‘(Biz) Hârûn’un ve Mûsâ’nın Rabbine îmân ettik!’ dediler.

Taha 71          (Fir’avun:) ‘(Ben) size izin vermeden ona îmân ettiniz, öyle mi? Şübhesiz ki o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Öyle ise (ben de), mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi şübhesiz hurma dallarına asacağım! Böylece hangimizin azâbı daha şiddetli ve daha devamlıymış, kat’iyen bileceksiniz!’ dedi.

Taha 72          (O sihirbazlar ise) dediler ki: ‘Seni, bize gelen apaçık mu’cizelere ve bizi yaratana aslâ tercîh etmeyiz; artık ne hüküm vereceksen ver! (Sen) ancak bu dünya hayâtında hükmedersin!’

Taha 73          ‘Şübhesiz biz, Rabbimize îmân ettik ki, günahlarımızı ve bizi kendisine zorladığın bu sihirden bizi bağışlasın! Allah(’ın mükâfâtı) hayırlı ve (azâbı) daha devamlıdır!'(dediler).

Taha 74          Şu muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr (kâfir) olarak gelirse, artık şübhesiz ona Cehennem vardır. Orada ne ölür, ne de yaşar!

Taha 75          Kim de O’na gerçekten sâlih ameller işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlara da en üstün dereceler vardır.

Taha 76          (Onlar için) altlarından nehirler akan, içinde ebedî olarak kalıcı oldukları Adn Cennetleri vardır. İşte (günahlardan) temizlenenlerin mükâfâtı budur!

Mümin (23-24) And olsun ki, Mûsâ’yı da mu’cizelerimizle ve apaçık bir delîl ile Fir’avun’a, Hâmân’a ve Karûn’a gönderdik. Buna rağmen (onlar:) ‘(Bu) çok yalancı bir sihirbazdır!’ dediler.

A’râf 104        İşte Mûsâ dedi ki: ‘Ey Fir’avun! Şübhesiz ki ben, âlemlerin Rabbi tarafından(gönderilmiş) bir peygamberim!’

A’râf 105        ‘Bana düşen, Allah’a karşı haktan başka bir şey söylemememdir! Şübhesiz ki size Rabbinizden apaçık bir delil (bir mu’cize) getirdim; artık İsrâiloğullarını benimle berâber gönder!’

A’râf 106        (Fir’avun) dedi ki: ‘Eğer bir delil getirdiysen (ve) doğru söyleyenlerden isen haydi onu getir!’

A’râf 107        Bunun üzerine (Mûsâ) asâsını (yere) bıraktı. Bir de baktılar ki, o, apaçık bir ejderhâ!

A’râf 108        Ve elini (koynundan) çıkardı, bir de ne görsünler, o da bakanlara bembeyaz (nûr saçan bir el)!

A’râf 109        Fir’avun’un kavminden ileri gelenler dedi ki: ‘Hakikaten bu, gayet bilgin bir sihirbazdır!’

A’râf 110        ‘Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.’ (Fir’avun:) ‘Öyle ise ne buyurursunuz?'(dedi).

A’râf (111-112) (Onlar da:) ‘Onu ve kardeşini (Hârûn’u) beklet ve şehirlere toplayıcılar gönder! Bütün bilgin sihirbazları sana getirsinler!’ dediler.

A’râf 113        Nihâyet (bütün usta ve mâhir) sihirbazlar Fir’avun’a geldiler: ‘Eğer galib gelenler biz olursak, doğrusu bize gerçekten bir mükâfât var (değil mi?)’ dediler.

A’râf 114        (Fir’avun:) ‘Evet, hem elbette siz, kesinlikle (bana) yakın kılınanlardan olacaksınız’ dedi.

A’râf 115        (Sihirbazlar:) ‘Ey Mûsâ! (Hünerini ortaya) atacak mısın, yoksa (önce) atanlar biz mi olalım?’ dediler.

A’râf 116        (Mûsâ:) ‘Siz atın!’ dedi. Artık ne zaman ki (onlar hünerlerini ortaya) attılar, insanların gözlerini büyülediler; onlara korku saldılar ve büyük bir sihir (meydana)getirdiler.

A’râf 117        Derken (biz de) Mûsâ’ya: ‘Asânı (yere) bırak!’ diye vahyettik. Bir de baktılar ki, o, (onların) uydurmakta oldukları şeyleri yutuyor!

A’râf 118        Böylece hakikat ortaya çıktı ve yapmakta oldukları şeyler (sihirler) boşa gitti.

A’râf 119        Artık orada mağlûb oldular ve (kendilerini üstün görüyorlar iken) küçük düşen kimselere döndüler.

A’râf 120        Ve (bu mu’cizenin aslâ bir sihir olmadığını anlayan) sihirbazlar, (hep birden)secde edici kimseler olarak atıl(ıp yere kapan)dılar.

A’râf (121-122) ‘Âlemlerin Rabbine, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine îmân ettik!’ dediler.

A’râf 123        Fir’avun: ‘(Ben) size izin vermeden önce mi ona îmân ettiniz?’ dedi. ‘Şübhesiz ki bu, (buraya gelmeden önce aranızda kararlaştırarak) ahâlisini oradan çıkarmanız için şehirde kurduğunuz apaçık bir hîledir. Fakat ileride, bileceksiniz!’

A’râf 124        ‘Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra kesinlikle sizi hep berâber asacağım!’

A’râf 125        (Onlar) dediler ki: ‘Zâten biz, Rabbimize dönücüleriz!’

A’râf 126        ‘Ve (sen) sâdece, bize (o mû’cizeler) geldiğinde Rabbimizin âyetlerine îmân ettik diye bizden intikam alıyorsun. Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve bizi Müslüman kimseler olarak vefât ettir!’

A’râf 127        Fir’avun’un kavminden ileri gelenler ise dedi ki: ‘Mûsâ’yı ve kavmini, yeryüzünde fesad çıkarsınlar, seni ve ilâhlarını terk etsinler diye mi bırakacaksın?'(Fir’avun onlara) dedi ki: ‘(Biz) onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını (kız çocuklarını)ise sağ bırakacağız! Çünki gerçekten biz, onların üstünde kahredici üstünlüğe sâhib kimseleriz!’

Mümin 25      Ve (Mûsâ) onlara tarafımızdan hakkı getirdiğinde (daha önce de dedikleri gibi yine)dediler ki: ‘Onunla berâber îmân etmiş olanların (yeni doğan) oğullarını öldürün, kadınlarını(kızlarını) ise sağ bırakın!’ Fakat kâfirlerin hîlesi ancak boşuna (yorulmak)tır.

Mümin 26      Fir’avun dedi ki: ‘Bırakın beni, Mûsâ’yı öldüreyim; ve (o) Rabbisine yalvarsın(bakalım)! Çünki ben (onun, sizin) dîninizi değiştirmesinden yâhut yeryüzünde fesad çıkarmasından korkuyorum.’

Mümin 27      Mûsâ da: ‘Doğrusu ben hesab gününe inanmayan her kibirli kimseden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah)a sığınırım’ dedi.

Yûnus 75       Sonra onların ardından Mûsâ ve Hârûn’u, mu’cizelerimizle Fir’avun’a ve(kavminin) ileri gelenlerine gönderdik; fakat (onlar) büyüklük tasladılar ve bir günahkârlar topluluğu oldular.

Yûnus 76       Nihâyet onlara tarafımızdan hak gelince: ‘Doğrusu bu apaçık bir sihirdir’ dediler.

Yûnus 77       Mûsâ: ‘Size hak gelince, onun için böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar kurtuluşa ermez!’ dedi.

Yûnus 78       (Onlar) dediler ki: ‘(Sen) bize, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi döndüresin de yeryüzünde saltanat sâdece ikinizin (kardeşin Hârûn ile senin) olsun diye mi geldin? Biz, ikinize de inanacak kimseler değiliz.’

Yûnus 79       Fir’avun: ‘Bana bütün mahâretli sihirbazları getirin!’ dedi.

Yûnus 80       Nihâyet sihirbazlar gelince, Mûsâ onlara: ‘Siz (sihir yapmak üzere) ne atacak kimseler iseniz, atın (da hünerinizi gösterin)!’ dedi.

Yûnus 81       Bunun üzerine (onlar, iplerini ve değneklerini) atınca Mûsâ dedi ki: ‘Sizin getirdiğiniz şey sihirdir (bir göz boyamadır). Şübhesiz ki Allah, onu boşa çıkaracaktır. Çünki Allah, fesad çıkaranların işini düzeltmez.’

Yûnus 82       ‘Ve günahkârlar istemese de Allah, sözleriyle (hükümleriyle) hakkı gerçekleştirecektir.’

Yûnus 83       Buna rağmen Fir’avun’un ve ileri gelenlerinin, kendilerini fitneye (işkenceye)atmasından korktukları için Mûsâ’ya, kavminin (genç) bir tâifesinden başkası îmân etmedi. Çünki Fir’avun yeryüzünde çok büyüklenen (bir zorba) idi. Ve doğrusu o, gerçekten(haddi aşarak) isrâf edenlerdendi.

Yûnus 84       Mûsâ ise dedi ki: ‘Ey kavmim! Eğer Allah’a îmân ettiyseniz ve eğer (O’na gerçekten teslîm olmuş) Müslümanlarsanız, o hâlde sâdece O’na tevekkül edin!’

Yûnus 85       Bunun üzerine dediler ki: ‘(Biz,) ancak Allah’a tevekkül ettik. Rabbimiz! Bizi o zâlimler topluluğuna bir fitne kılma (onları bize musallat etme)!’

Yûnus 86       ‘Ve bizi rahmetinle o kâfirler gürûhundan kurtar!’

Yûnus 87       Mûsâ’ya ve kardeşine: ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın, evlerinizi namazgâh yapın ve namazı hakkıyla edâ edin! Ve (ey Mûsâ!) Mü’minleri (mükâfâtla)müjdele!’ diye vahyettik.

Mümin 28      Fir’avun âilesinden (olup) îmânını gizleyen mü’min bir adam ise şöyle dedi: ‘Bir adamı, (sırf) ‘Rabbim Allah’dır!’ diyor diye öldürecek misiniz? Hâlbuki (o) size Rabbinizden mu’cizeler getirmiştir. Zaten yalancı olursa, o takdirde yalanı kendi aleyhinedir. Yok doğru(söyleyen) bir kimse ise, sizi tehdîd ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelir! Şübhesiz ki Allah, haddi aşan, çok yalan söyleyen o kimseyi hidâyete erdirmez!’

Mümin 29      ‘Ey kavmim! Bu memlekette üstünlük sağlamış kimseler olarak bu gün mülk(hâkimiyet), sizindir. Şâyet bize gelirse, Allah’ın azâbından (korumak üzere) bize kim yardım edebilir?’ Fir’avun dedi ki: ‘(Ben) size ancak kendi gördüğümü gösteriyorum (siz buna bakacaksınız) ve size ancak doğru yola rehberlik ediyorum.’

Mümin (30-31) Îmân etmiş olan (adam) dedi ki: ‘Ey kavmim! Doğrusu ben sizin üzerinize,(peygamberlerini yalanlayan) o toplulukların (uğradıkları o dehşetli azab) gününün benzerinden; Nûh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin âdetlerinin (başlarına gelencezâların) benzerinden, korkuyorum. Hâlbuki Allah, kullar(ın)a zulmetmeyi murâd ediyor değildir.’

Mümin (32-33) ‘Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için bağrışıp çağrışma gününden (kıyâmet gününden, hesab yerine) arkanızı dönen kimseler olarak (Cehenneme) gideceğiniz günden korkuyorum. (O gün) sizi Allah’(ın azâbın)dan kurtaracak hiçbir kimse yoktur. Bununla berâber Allah kimi (isyanındaki inadı yüzünden) dalâlete atarsa, artık onu hidâyete erdirecek hiçbir kimse yoktur.’

Mümin 34      And olsun ki, daha önce Yûsuf da size mu’cizeler getirmişti de, onun size getirdiği o şeylerden dâimâ şübhe içinde oldunuz. Nihâyet (o) vefât edince: ‘Allah ondan sonra aslâ bir peygamber göndermez!’ dediniz. İşte Allah, (kendi irâdeleriyle) haddi aşan şübheci kimseleri böyle saptırır.

Mümin 35      Onlar ki, kendilerine gelmiş bir delîl olmaksızın, Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele ederler. (Bu,) Allah katında da, îmân edenlerin yanında da nefret cihetiyle büyük olmuştur. İşte Allah, (kendisine) büyüklük taslayan her zorbanın kalbini (kendi kibri ve bunda ısrarı üzerine) böyle mühürler!

Mümin (36-37) Fir’avun: ‘Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap; belki sebeblere, göklerin sebeblerine (yollarına) erişirim de, Mûsâ’nın İlâhına muttali’ olurum (hakikaten var mıdır diye bakarım); doğrusu ben onu, gerçekten yalancı sanıyorum’ dedi. Böylece Fir’avun’a, kötü ameli süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Zâten Fir’avun’un tuzağı ancak hüsrândadır.

Mümin 38      Îmân etmiş olan (adam) dedi ki: ‘Ey kavmim! Bana uyun; size doğru yola rehberlik edeyim!’

Mümin 39      ‘Ey kavmim! Bu dünya hayâtı ancak (geçici) bir menfaattir; doğrusu âhiret ise, asıl kalınacak yerdir.’

Mümin 40      ‘Kim bir kötülük yaparsa, bu yüzden ancak onun misliyle cezâlandırılır. Erkek veya kadın, kim de bir mü’min olarak sâlih bir amel işlerse, işte onlar Cennete girerler; orada hesabsız olarak rızıklandırılırlar.’

Mümin 41      ‘Ey kavmim! Bu hâlim nedir ki, (ben) sizi kurtuluşa da’vet ediyorum; hâlbuki (siz)beni ateşe çağırıyorsunuz?’

Mümin 42      ‘Beni, Allah’ı inkâr etmeye ve hakkında bir bilgi sâhibi olmadığım şeyi O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Gaffâr (çok bağışlayan Allah’)a da’vet ediyorum.’

Mümin 43      ‘Hiç şübhe yok ki beni kendisine çağırmakta olduğunuz şeyin, ne dünyada ne de âhirette kendisine (tapılması için) bir da’vet hakkı vardır. Nihâyet dönüşümüz muhakkak Allah’adır. Doğrusu haddi aşanlar yok mu, onlar ateş ehlidirler.’

Mümin 44      ‘Artık size ne söylemekte olduğumu yakında hatırlayacaksınız! (Ben) işimi Allah’a havâle ediyorum. Şübhesiz ki Allah, kulları(nı) hakkıyla görendir.’

Mümin 45      Nihâyet Allah onu, kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu; Fir’avun âilesini ise o azâbın kötüsü kuşatıverdi.

Mümin 46      (O kötü azab) ateştir! (Onlar) sabah akşam ona arz olunurlar. Kıyâmet kopacağı gün ise: ‘Fir’avun âilesini azâbın en şiddetlisine sokun!’ (denilecektir).

Mümin 47      O vakit (Cehennem ehli) ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar o büyüklük taslayanlara der ki: ‘Gerçekten biz (dünyada iken) size tâbi’ olanlar idik. Şimdi siz ateşin birazını olsun, bizden def’ edebilir kimseler misiniz?’

Mümin 48      Büyüklük taslayanlar (da): ‘Doğrusu biz hep berâber onun içindeyiz; şübhesiz ki Allah, kullar arasında gerçekten hükm(ünü) vermiştir’ derler.

Mümin 49      Artık ateşte olanlar Cehennemin bekçilerine der ki: ‘Rabbinize (bizim için) duâ edin,(hiç değilse) bir gün olsun, bizden azâbı hafifletsin!’

Mümin 50      (Cehennemin bekçileri:) ‘Size peygamberleriniz mu’cizeler getirmiyorlar mıydı?’ derler. Onlar: ‘Evet (getiriyorlardı)!’ derler. (Bunun üzerine bekçiler:) ‘Öyle ise (kendiniz)duâ edin!’ derler. Hâlbuki kâfirlerin duâsı, ancak boşuna (yorulmak)tır.

Mümin 51      Şübhesiz ki biz, peygamberlerimize ve îmân edenlere, hem dünya hayâtında, hem şâhidlerin (ameller için şâhidlik etmek üzere) ayağa kalkacakları o günde elbette yardım ederiz.

Mümin 52      O gün zâlimlere, özür dilemeleri fayda vermez; artık onlar için lâ’net vardır ve yurdun kötüsü onlarındır.

Mümin (53-54) Celâlim hakkı için, Mûsâ’ya hidâyeti verdik ve İsrâiloğullarına, akıl sâhibleri içinbir hidâyet ve bir nasîhat olmak üzere Kitâb’ı (Tevrât’ı) mîras bıraktık.

Hûd (96-97) And olsun ki Mûsâ’yı da mu’cizelerimizle ve apaçık bir delîl ile Fir’avun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik; fakat (o kavim) Fir’avun’un emrine uydular. Hâlbuki Fir’avun’un emri doğru değildi.

Hûd 98           (Fir’avun kavmini dünyada denize sokup boğduğu gibi) kıyâmet gününde (de)kavminin önüne geçer de onları (suya götürür gibi) ateşe götürür. (Güyâ rehberlik ettiği) o vardıkları yer, ne kötü yerdir!

Hûd 99           (Onlar) hem burada (dünyada), hem de kıyâmet gününde lâ’nete tâbi’ tutuldular.(Onlara) yapılan bu ikram, ne kötü ikramdır!

Hûd 100         (Habîbim, yâ Muhammed!) Bunlar (helâk edilen) şehirlerin haberlerindendir ki, onu sana anlatıyoruz; onlardan (hâlâ) ayakta olan da vardır, biçilmiş (ekin gibi yok) olan da!

Hûd 101         Hâlbuki (biz) onlara (hak ettiklerinin dışında cezâ vererek) zulmetmedik, velâkin(onlar küfür ve isyanlarıyla) kendilerine zulmettiler; artık Rabbinin emri gelince, Allah’dan başka (kendisine) yalvarmakta oldukları ilâhları kendilerine hiçbir fayda vermedi. Onlara zarar vermekten başka bir şey de artırmadılar.

Hûd 102         İşte, (halkı) zâlim bir hâlde bulunan şehirleri (azâbıyla) yakaladığı zaman, Rabbinin yakalaması böyledir. Şübhesiz ki O’nun yakalaması, pek elemlidir, pek şiddetlidir!

Hûd 103         Doğrusu bunda (bu kıssada), âhiret azâbından korkanlar için elbette bir ibret vardır. Bu (kıyâmet vakti), insanların onda toplanmış olacağı bir gündür ve bu, (herkes tarafından) görülecek bir gündür.

Hûd 104         Fakat onu (o günü), ancak sayılı bir müddet için te’hîr ediyoruz.

Kamer 41       And olsun ki, Fir’avun ehline de (Allah’ın azâbından haber veren) korkutucular geldi.

Kamer 42       (Onlar) mu’cizelerimizin hepsini yalanladılar; bunun üzerine (biz de) onları azîz ve muktedir bir kimsenin yakalayışı ile yakalayıverdik!

İsrâ 101          Celâlim hakkı için, (biz) Mûsâ’ya apaçık dokuz mu’cize verdik; İşte İsrâiloğullarına sor! (Mûsâ) onlara geldiği zaman, bunun üzerine Fir’avun ona: ‘Ey Mûsâ! Doğrusu ben seni sihirlenmiş zannediyorum’ demişti.

İsrâ 102          (Mûsâ ise:) ‘Gerçekten (sen de) bilirsin ki, bunları birer delil olarak, ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ey Fir’avun! Şübhesiz ki ben de seni mahvolmuş zannediyorum’ dedi.

İsrâ 103          Nihâyet (Fir’avun) onları o yerden (Mısırdan) çıkarmak istedi de onu ve berâberindekileri, hep birlikte suda boğduk.

İsrâ 104          Ve onun ardından İsrâiloğullarına şöyle buyurduk: ‘(Fir’avun’un sizi çıkarmak istediği) bu yerde oturun; artık âhiret va’di (kıyâmet) geldiği zaman, hepinizi (sizi ve onları toplayıp) bir araya getireceğiz.’

Hâkka 9         Fir’avun ve ondan öncekiler ve altüst olan (şehir)ler(in halkı olan Lût kavmi) de o günah (şirk) ile geldi.

Hâkka 10       Öyle ki Rablerinin elçisine isyân ettiler de (Allah) onları (şiddeti gittikçe) artan bir yakalayışla yakalayıverdi!

Müzzemmil 15         Muhakkak ki biz, Fir’avun’a bir peygamber gönderdiğimiz gibi, size de (kıyâmet günü) üzerinize şâhid olmak üzere bir peygamber gönderdik.

Müzzemmil 16         Fakat Fir’avun o peygambere isyân etmişti de onu şiddetli bir yakalayışla tutuverdik.

FİRAVUN’UN HELÂKI VE MISIR’DAN ÇIKIŞ

Şu’arâ 52        Nihâyet Mûsâ’ya: ‘Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünki siz (Fir’avun ordusu tarafından) ta’kib edilecek kimselersiniz!’ diye vahyettik.

Şu’arâ 53        Sonra Fir’avun (İsrâiloğullarının yola çıktığını duyunca) şehirlere (asker)toplayıcılar gönderdi.

Şu’arâ 54        (Askerler toplanınca, Fir’avun:) ‘Şübhe yok ki şunlar (İsrâiloğulları) elbette az bir topluluktur.’

Şu’arâ 55        ‘Ve şübhesiz ki onlar, bizi gerçekten kızdıran kimselerdir.’

Şu’arâ 56        ‘Doğrusu biz ise, elbette uyanık bir cemâatiz’ (dedi).

Şu’arâ (57-58) Böylelikle (İsrâiloğullarının peşine düşürerek) onları bahçelerden, pınarlardan, hazînelerden ve güzel yerlerden çıkardık.

Şu’arâ 59        İşte böyle! Artık oralara İsrâiloğullarını vâris kıldık!

Şu’arâ 60        Derken, (Fir’avun ve askerleri) gündoğumuna ulaşan kimseler iken (erkenden)onların peşine düştüler.

Şu’arâ 61        Nihâyet iki topluluk birbirini görünce, Mûsâ’nın arkadaşları: ‘Muhakkak ki biz, elbet (kendilerine) yetişilmiş kimseleriz!’ dedi.

Şu’arâ 62        (Mûsâ:) ‘Aslâ! Rabbim şübhesiz benimle berâberdir; bana yol gösterecektir’ dedi.

Şu’arâ 63        Bunun üzerine Mûsâ’ya: ‘Asânla denize vur!’ diye vahyettik. (Vurunca deniz)hemen yarıldı (ve on iki yol açıldı) da herbir parça (pek) büyük dağ gibi oluverdi!

Şu’arâ 64        Ötekileri (Fir’avun ve askerlerini) de buraya yaklaştırdık.

Şu’arâ 65        Ve Mûsâ ile berâberinde bulunanların hepsini kurtardık.

Şu’arâ 66        Sonra ötekilerini suda boğduk.

Şu’arâ 67        Şübhesiz ki bunda, elbette bir ibret vardır. Fakat onların çoğu îmân etmiş kimseler değildir.

Şu’arâ 68        Muhakkak ki, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Rahîm (çok merhamet eden)elbette ancak Rabbindir.

A’râf 128        Mûsâ kavmine şöyle dedi: ‘Allah’dan yardım isteyin ve sabredin! Şübhesiz ki yeryüzü Allah’ındır; ona kullarından dilediğini vâris kılar. Hem (güzel) âkıbet, takvâ sâhiblerinindir.’

A’râf 129        (Onlar) dediler ki: ‘(Ey Mûsâ! Sen) bize gelmeden önce de, geldikten sonra da bize eziyet edildi.’ (Mûsâ şöyle) dedi: ‘Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk eder ve sizi yeryüzünde (onların yerine) hâkim kılar da, nasıl amel edeceğinize bakar.’

A’râf 130        Muhakkak ki (biz,) Fir’avun ehlini, belki ibret alırlar diye (yıllarca) kıtlıklar ve mahsûllerden bir eksiltme ile yakaladık (cezâlandırdık).

A’râf 131        İşte onlara iyilik geldiği zaman: ‘Bu bizim (hakkımız)dır’ derler. Ama onlara bir kötülük isâbet ederse, Mûsâ ve onunla berâber olanları uğursuz sayarlardı. Dikkat edin! Onların uğursuzluğu (kendi amellerinden olup) ancak Allah katındandır; fakat onların çoğu bilmezler.

A’râf 132        Ve dediler ki: ‘Bizi kendisiyle sihirlemek için her ne olursa olsun onu bize mu’cize getirsen de biz sana îmân edici kimseler değiliz.’

A’râf 133        Artık (biz de) onların üzerine ayrı ayrı mu’cizeler olarak; tûfan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve (sularına) kan gönderdik, buna rağmen büyüklük tasladılar ve bir günahkârlar topluluğu oldular.

A’râf 134        Derken üzerlerine o kötülük (o azab) çökünce: ‘Ey Mûsâ! Senin yanında olan(sana) verdiği söz hürmetine bizim için Rabbine duâ et; yemîn olsun ki, eğer bizden azâbı kaldırırsan, sana mutlaka îmân edeceğiz ve muhakkak İsrâiloğullarını seninle berâber göndereceğiz!’ dediler.

A’râf 135        Nihâyet onların kendisine erişici oldukları bir vakte kadar (biz) kendilerinden azâbı kaldırınca, onlar hemen yeminlerini bozdular.

A’râf 136        Bunun üzerine (biz de) gerçekten onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil kişiler olmaları sebebiyle kendilerinden intikam aldık da onları denizde boğduk.

A’râf 137        (Öteden beri) güçsüz düşürülmekte olan kavmi ise, kendisini bereketli kıldığımız yerin (Şam ve Mısır’ın) doğularına ve batılarına vâris kıldık. Böylece Rabbinin İsrâiloğullarına olan o pek güzel söz, sabretmeleri sebebiyle tamâmen yerine geldi. Fir’avun’un ve kavminin yapmakta olduğu (sarayları)nı ve yükseltmekte oldukları (köşk ve bahçeleri)ni ise, harâb ettik.

Hz. Musa’nın Firavun’un helaki için ettiği duası Yûnus 88   

Yûnus 88        Mûsâ şöyle dedi: ‘Rabbimiz! Şübhe yok ki sen, Fir’avun’a ve ileri gelenlerine dünya hayâtında ziynet (şa’şaa) ve mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye (mi bunlara mal mülk verdin)? Rabbimiz! (Artık) onların (o azılı kâfirlerin) mallarını yok et ve kalblerini şiddetle sık, öyle ki, elemli azâbı görünceye kadar îmân etmesinler!(Ehl-i îmâna yaptıklarının cezâsını görsünler!)’

Yûnus 89       (Allah, Mûsâ’ya ve duâsına iştirâk eden Hârûn’a hitâben:) ‘Şübhesiz ikinizin de duâsı (onların küfürde ısrarları sebebiyle) kabûl olunmuştur; artık istikamette devâm edin ve sakın o (hakkı, hakikati) bilmeyenlerin yoluna uymayın!’ buyurdu.

Yûnus 90       Ve İsrâiloğullarını denizden geçirdik; Fir’avun ve askerleri de zulmetmek ve saldırmak için hemen onların arkalarına düştü. Nihâyet (deniz kapanarak) kendisini boğacağında (Fir’avun): ‘Gerçekten şuna inandım ki, İsrâiloğullarının kendisine îmân ettiğinden başka ilâh yoktur; ben de Müslümanlardanım!’ dedi.

Yûnus 91       (Ona:) ‘Şimdi mi (îmân ediyorsun)? Hâlbuki daha önce gerçekten isyân etmiş ve fesad çıkaranlardan olmuştun!’.

Yûnus 92       ‘(Ey Fir’avun!) Bugün artık senin cesedine necat (kurtuluş) vereceğiz ki arkandan gelenlere bir ibret olasın!’ Ve şübhesiz ki insanların çoğu, âyetlerimizden gerçekten gafil kimselerdir.

Yûnus 93       And olsun ki İsrâiloğullarını güzel bir yurda (Mısır’a ve Şam’a) yerleştirdik ve onları temiz şeylerden rızıklandırdık. Kendilerine ilim (Tevrât) gelinceye kadar da ihtilâfta bulunmadılar. Muhakkak ki Rabbin, üzerinde ihtilâfa düşmekte oldukları şeyler hakkında kıyâmet günü aralarında hüküm verecektir.

Yûnus 94       Artık sana indirdiğimiz şeylerde (bu anlattığımız kıssalarda) şübhede isen, o hâlde senden önce Kitâb’ı (Tevrât’ı) okuyanlara sor! And olsun ki sana Rabbinden hak gelmiştir; öyle ise sakın şübhe edenlerden olma!

Yûnus 95       Ve sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan olma; yoksa hüsrâna uğrayanlardan olursun!

Yûnus (96-97) Muhakkak ki üzerlerine Rabbinin (azab) sözü (hükmü) hak olanlar, kendilerine bütün âyetler gelmiş olsa bile, o (pek) elemli azâbı görünceye kadar (isyanları sebebiyle) îmân etmezler.

Taha 77          And olsun ki Mûsâ’ya şöyle vahyetmiştik: ‘Kullarımı geceleyin (Mısır’dan) yola çıkar; (size) yetişilmesinden korkmadan ve (boğulmaktan) endişe etmeden, denizde onlara kuru bir yol (açmak) için (asân ile denize) vur!’

Taha 78          Derken Fir’avun ordusuyla onların peşine düştü (ve onlar da açılan yoldan denize girdiler). Bunun üzerine denizden onları kaplayan şey, kaplayıverdi (de hepsi boğulup helâk oldular).

Taha 79          İşte Fir’avun, kavmini dalâlete düşürdü ve hak yola sevk etmedi.

Kasas 40        Bunun üzerine onu ve askerlerini yakaladık da onları denize atıverdik. Artık bak, o zâlimlerin âkıbeti nasıl oldu!

Kasas 41        Hem onları, (insanları) ateşe çağıran öncüler kıldık; (onlar) kıyâmet günü de yardım olunmayacaklardır.

Kasas 42        Ve bu dünyada onların peşine bir lâ’net taktık. Kıyâmet günü ise onlar, çirkin kılınmış kimselerdendir.

Duhan 17       Celâlim hakkı için, kendilerinden önce Fir’avun kavmini de imtihân ettik; onlara da şerefli bir peygamber geldi.

Duhan 18       ‘Allah’ın kullarını bana teslîm edin! Şübhesiz ki ben, sizin için emin bir peygamberim’ diye (da’vette bulundu).

Duhan 19       Ve (Mûsâ onlara:) ‘Allah’a karşı üstünlük taslamayın! Çünki ben size apaçık bir delil (mu’cize) getiriyorum’ diye (da’vette bulundu).

Duhan 20       Ve (şöyle dedi:) ‘Şübhesiz ki ben, beni taşla(yarak öldür)menizden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan (Allah’)a sığınmışımdır.’

Duhan 21       ‘Eğer bana îmân etmiyorsanız, bâri benden uzak durun!’

Duhan 22       Buna rağmen (kavminin îmân etmemesi üzerine, Mûsâ): ‘Doğrusu bunlar, bir günahkârlar topluluğudur’ diye Rabbisine duâ etti.

Duhan 23       Bunun üzerine (Rabbi de ona): ‘Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünki siz ta’kibe uğrayanlar (olacak)sınız’ (buyurdu).

Duhan 24       ‘Ve (karşıya geçince asânla vurarak kapanmasını isteme,) denizi açık bırak! Çünki onlar suda boğul(malarına hükmedil)miş bir ordudur.’

Duhan (25-27) (Onlar geride) nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel mekânlar ve içinde zevk ü sefâ sürmüş kimseler oldukları nice ni’metler bırakmışlardı!

Duhan 28       İşte böyle! Artık onları, başka bir kavme (İsrâiloğullarına) mîras bıraktık.

Duhan 29       Bunun üzerine onlara, ne gök ne de yer ağladı! (Onlar) mühlet verilen kimseler de olmadılar!

Duhan (30-31) And olsun ki, İsrâiloğullarını o (pek) aşağılayıcı azabdan, Fir’avun’dan kurtardık. Çünki o üstünlük taslayan bir kimse idi, haddi aşanlardandı.

Duhan 32       Ve andolsun ki Biz, onları ilim üzerine âlemlere seçtik

Duhan 33       Onlara, içinde apaçık bir imtihan bulunan mu’cizelerden de verdik.

Zâriyât 38      Mûsâ’da da (ibretler vardır); hani onu apaçık bir delîl ile Fir’avun’a göndermiştik.

Zâriyât 39      Hâlbuki (Fir’avun) bütün kuvveti (ordusu) ile yüz çevirdi ve (Mûsâ için): ‘(O) bir sihirbazdır veya bir delidir!’ dedi.

Zâriyât 40      Bunun üzerine (biz de) onu ve ordusunu, kendisi kınanacak bir kimse olarak yakalayıp hepsini denize atıverdik.

Ankebut 39   Karun’u, Fir’avun’u ve Hâmân’ı da… And olsun ki, Mûsâ onlara (apaçık) deliller getirmişti de (onlar) yeryüzünde büyüklük taslamışlardı; hâlbuki önüne geçecek kimseler değillerdi.

Ankebut 40   Bunun üzerine (biz de) her birini günâhı sebebiyle yakaladık. Artık onlardan kiminin üzerine, (taş yağdıran) bir kasırga gönderdik! İçlerinden kimini de o (korkunç) ses yakaladı! Onlardan bazısını ise yere batırdık! İçlerinden bazısını da suda boğduk! Hâlbuki Allah onlara zulmediyor değildi; fakat onlar (bu isyanlarıyla) kendilerine zulmediyorlardı.

Ankebut 41   Allah’dan başka dostlar edinenlerin misâli, (kendine) bir ev edinen ankebût’un(örümceğin) hâli gibidir. Hâlbuki şübhesiz evlerin en çürüğü, elbette örümceğin evidir. Keşke bilselerdi!

FİRAVUN’DAN KURTULDUKTAN SONRA

Bakara 47       Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni’met(ler)imi ve gerçekten benim sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!

Bakara 48       Ve öyle bir günden sakının ki, (o gün) kimse, kimse nâmına bir şey ödemez, ondan(Allah’ın izni olmadıkça) bir şefâat de kabûl edilmez, ondan bir fidye de alınmaz ve onlar yardım (da) olunmazlar!

Bakara 49       Hem bir zaman sizi Fir’avun ehlinden kurtarmıştık; (onlar) sizi azâbın en kötüsüne(evlâd acısına) ma’ruz bırakıyorlar, (yeni doğan) oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı (kız çocuklarınızı) ise hayatta bırakıyorlardı. İşte bunda (size revâ görülen bu zulümlerde), Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.

Bakara 50       Hani sizin için denizi yarıp da sizi kurtarmış ve siz (hayretle) bakıp dururken Fir’avun ehlini suda boğmuştuk.

İsrailoğullarının, Başkasının Putunda Gözlerinin Kalması

A’râf 138        Hem İsrâiloğullarını denizden geçirdik; derken kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Dediler ki: ‘Ey Mûsâ! Onların nasıl birtakım ilâhları varsa, (sen de) bize (öyle) bir ilâh yap!’ (Mûsâ da:) ‘Hakikaten siz câhillik etmekte olan bir kavimsiniz!’ dedi.

A’râf 139        ‘Şübhesiz ki bunlar (yok mu), kendilerinin içinde bulundukları şey (, bâtıl dinleri) helâke mahkûmdur ve yapmakta oldukları şey bâtıldır.’

A’râf 140        ‘O sizi âlemlere üstün kılmış iken, size Allah’dan başka ilâh mı arayacağım?’ dedi.

A’râf 141        Hem bir zaman sizi Fir’avun ehlinden kurtarmıştık; (onlar) sizi azâbın en kötüsüne (evlâd acısına) ma’ruz bırakıyorlardı. (Yeni doğan) oğullarınızı öldürüp, kadınlarınızı (kız çocuklarınızı) ise hayatta bırakıyorlardı. İşte bunda, (size) Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.

İbrahim 5       Şânım hakkı için, Mûsâ’yı da, ‘Kavmini, zulümâttan (küfür karanlıklarından) nûra(îmâna) çıkar ve onlara Allah’ın (geçmiş kavimlerin başına getirdiği musîbet) günlerini hatırlat!’ diye mu’cizelerimizle gönderdik. Şübhesiz ki bunda, çok sabreden, çok şükreden herkes için nice ibretler vardır.

İbrahim 6       Ve bir zaman Mûsâ, kavmine demişti ki: ‘Allah’ın size olan ni’metini hatırlayın; hani, sizi Fir’avun ehlinden kurtarmıştı; (onlar) sizi işkencenin en kötüsüne (evlâd acısına)ma’ruz bırakıyor; (yeni doğan) oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı (kızlarınızı) ise sağ bırakıyorlardı. İşte bunda, size Rabbinizden büyük bir imtihan vardır.’

İbrahim 7       ‘Bir vakit de Rabbiniz: ‘Celâlim hakkı için, eğer şükrederseniz, muhakkak size(ni’metimi) artırırım ve eğer nankörlük ederseniz, şübhesiz ki azâbım pek şiddetlidir!’ diye bildirmişti.’

İbrahim 8       Mûsâ yine dedi ki: ‘Eğer siz ve bütün yeryüzünde bulunanlar, nankörlük ederseniz, artık şübhesiz ki Allah, elbette Ganî (hiçbir şeye muhtaç olmayan)dır, Hamîd(hamd edilmeye hakkıyla lâyık olan)dır.’

A’râf 159        Mûsâ’nın kavminden bir cemâat de vardır ki, (insanlara) hak ile doğru yolu gösterirler ve onunla adâleti tatbîk ederler.

Cumartesi Halkı

A’râf 163        Onlara (o yahudilere), deniz kenarındaki o şehir (halkının hâlin)den sor! Bir zaman (onlar) Cumartesi gününde (o günün hürmetini ihlâl ederek)haddi aşıyorlardı; onlara balıkları Cumartesi günlerinde, suyun yüzüne çıkarak geliyordu; Cumartesi ta’tîli yapmıyor oldukları gün ise, onlara gelmiyordu. İsyân etmekte olduklarından dolayı onları böyle imtihân ediyorduk.

A’râf 164        Hani içlerinden bir cemâatte: ‘Allah’ın kendilerini helâk edici olduğu veya şiddetli bir azâb ile onları cezâlandırıcı olduğu bir kavme ne diye nasîhat ediyorsunuz?’ demişti. (Nasîhat edenler ise:) ‘Rabbinize bir ma’zeret (beyân etmek) için, bir de umulur ki(günah işlemekten) sakınırlar diye (nasîhat ediyoruz)!’ dediler.

A’râf 165        Artık ne zaman ki (onlar) kendilerine yapılan nasîhatleri unuttular, (biz de)kötülükten yasaklayanları kurtardık; zulmedenleri de isyân etmekte olduklarından dolayı şiddetli bir azâb ile yakaladık!

A’râf 166        Buna rağmen (onlar), kendisinden yasaklandıkları şeylerde (ısrâr ile) isyân ettiklerinde, (biz de) onlara: ‘Aşağılık kimseler olarak, maymunlar olun!’ dedik.

Bakara 65       İçinizden Cumartesi gününde haddi aşanları da elbette bilirsiniz. Bu yüzden onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ demiştik.

Bakara 66       Böylece bunu (bu hâdiseyi) önündekilere ve arkasındakilere (o zamanda bulunanlara ve ardından geleceklere) ibret verici bir cezâ, takvâ sâhiblerine ise bir nasîhat kıldık.

A’râf 167        Bir vakit de Rabbin, muhakkak onların üzerine kıyâmet gününe kadar, kendilerini azâbın en kötüsüne ma’ruz bırakacak kimseleri göndereceğini i’lân etmişti. Şübhesiz ki Rabbin, elbette azâbı çabuk verendir. Yine muhakkak ki O, gerçekten Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.

A’râf 168        Onları (o yahudileri) ise yeryüzünde parça parça topluluklar hâlinde böldük. Onlardan bir kısmı sâlih kimselerdir, bir kısmı da bundan aşağıdır. Onları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihân ettik; tâ ki (kötülüklerden) dönsünler.

A’râf 169        Buna rağmen onların ardından yerlerine, Kitâb’a vâris olan birtakım (kötü) kimseler geldi; şu değersiz dünyanın geçici menfaatini alıyorlar ve: ‘(Nasıl olsa) bize mağfiret edilecek!’ diyorlar. Fakat kendilerine, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar.Allah’a karşı haktan başka bir şey söylemeyecek lerine dâir Kitab’da ken dilerinden sağlam söz alınma mış mıydı? Ve onun içindekini okumamışlar mıy dı? Hâlbuki âhiret yurdu,(günahlardan) sakınanlar için daha hayırlıdır. Hiç akıl erdirmez misiniz?

A’râf 170        Kitâb’a sımsıkı tutunup namazı hakkıyla edâ edenler ise (bilsinler ki), şübhesiz biz, iyilik için çalışanların mükâfâtını zâyi’ etmeyiz.

Tûr Dağının Kalkması

Bakara 92       And olsun ki, Mûsâ size apaçık mu’cizelerle gelmişti; sonra onun (Tûr dağına gitmesinin) ardından, siz zâlim kimseler olarak buzağıyı (ilâh) edindiniz.

Bakara 93       Hani sizin sağlam sözünüzü almış, Tûr’u da üzerinize kaldırmıştık. (Şöyle demiştik:)’Size verdiğimizi (Tevrât’ı) kuvvetle tutun ve (emrettiklerimizi) dinleyin!’ (Onlar ise:)’İşittik ve isyân ettik!’ dediler de inkârları sebebiyle kalblerine buzağı (sevgisi) içirildi, (o muhabbet, âdetâ iliklerine işledi). (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: ‘Eğer mü’min kimseler iseniz, inancınızın size kendisiyle emretmekte olduğu şey ne kötüdür!’

A’râf 171        Bir zaman (Tûr) dağı(nı), bir gölgelikmiş gibi üzerlerine kaldırmıştık da, gerçekten onu (üstlerine düştü düşecek) olan bir şey zannetmişlerdi. (Onlara:) ‘Size verdiğimizi(Kitâb’ı) kuvvetle tutun ve içinde olanları hatırlayın, tâ ki (ona muhâlefetten) sakınasınız!'(diye emretmiştik).

Bakara 63       Ve bir zaman sizin sağlam sözünüzü almış, Tûr (dağın)ı da üzerinize (hemen yıkılacak bir vaziyette) kaldırmıştık. ‘Size verdiğimiz (Kitâb)ı kuvvetle tutun ve içinde bulunanları (amel ederek) hatırlayın ki, (günahlardan) sakınasınız!’ (buyurmuştuk).

Bakara 64       Sonra bunun ardından yüz çevirdiniz. Fakat üzerinize Allah’ın ihsânı ve rahmeti(tevbelerinizi kabûl etmesi) olmasaydı, mutlaka zarara uğrayanlardan olurdunuz.

İsrailoğullarını Yıldırım Çarpması

Nisâ 153         Ehl-i kitab senden, kendilerine gökten bir kitab indirmeni istiyor; bununla berâber muhakkak ki (onlar) Mûsâ’dan bunun daha büyüğünü isteyerek: ‘Bize Allah’ı açıkça göster!’ demişlerdi. Bunun üzerine, zulümleri (böyle isyankâr suâlleri ve istekleri)sebebiyle onları yıldırım çarpmıştı. Sonra kendilerine apaçık mu’cizeler gelmesinin ardından buzağıyı (ilâh) edindiler. Nihâyet (onları) bundan affettik (tamâmen helâk etmedik), Mûsâ’ya ise apaçık bir hâkimiyet verdik.

Bakara 55       Bir zaman da: ‘Ey Mûsâ! (Biz) Allah’ı açıkça görmedikçe aslâ sana îmân etmeyeceğiz!’ demiştiniz de, siz (olup bitene hayretle) bakadururken sizi yıldırım yakalayıvermişti.

Bakara 56       Sonra şükredesiniz diye, ölümünüzün ardından sizi dirilttik.

Hz. Musa’nın ALLAH İle 40 Günlük Buluşması ve Konuşması

Nisâ 163         Şübhe yok ki biz, Nûh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya’kub’a, (ve onun)torunlar(ın)a, Îsâ’ya, Eyyûb’e, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleymân’a da vahyettik. Dâvûd’a ise Zebûr’u verdik.

Nisâ 164         Hem öyle peygamberler (gönderdik) ki, elbette onları(n kıssalarını) daha önce sana anlattık ve öyle peygamberler de var ki onları(n kıssalarını) sana anlatmadık. Ve Allah, Mûsâ ile (ses, harf ve kelimelere muhtaç olmadan, vâsıtasız) bir hitâb ile konuştu.

A’râf 142        Ve Mûsâ ile otuz gece için va’dleştik, hem bunu on (gece daha ilâve etmek) ile tamamladık; böylece Rabbisinin ta’yîn ettiği vakit, kırk geceye tamamlandı ve Mûsâ kardeşi Hârûn’a dedi ki: ‘Kavmimin içinde benim yerime geç, (onları) ıslâh et ve fesad çıkaranların yoluna uyma!’

A’râf 143        Mûsâ ta’yîn ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi ona hitab buyurunca: ‘Rabbim! Bana (kendini) göster; sana bakayım!’ dedi. (Rabbi) buyurdu ki: ‘(Sen) beni (bu dünyada) aslâ göremezsin; fakat dağa bak, şayet (o)yerinde durabilirse, o takdirde (sen de) beni görebilirsin!’ Derken Rabbi dağa tecellî edince onu paramparça etti; Mûsâ da bayılarak (yere) düştü! Nihâyet ayılınca: ‘(Rabbim!) Seni her noksanlıktan tenzîh ederim! (Bu talebimden dolayı) sana tevbe ettim ve ben îmân edenlerin ilkiyim!’ dedi.

A’râf 144        (Allah) buyurdu ki: ‘Ey Mûsâ! Şübhesiz ki ben gönderdiklerimle (sana vahyettiklerimle) ve (seninle) konuşmamla seni insanların üzerine seçtim. Artık (lütfumdan)sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!’

A’râf 145        Hem (biz,) bir nasîhat ve herşey için bir açıklama olmak üzere, ona (Tevrât’a âid) levhalarda herşeyi yazdık da (dedik ki): ‘Bunları kuvvetle tut, kavmine de emret, bunların (takvâ cihetiyle) en güzelini tutsunlar! Size, yakında (görüp ibret almanız için)fâsıkların (harâb olmuş) yurdunu göstereceğim.’

A’râf 146        Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri (de) âyetlerimden yakında uzaklaştıracağım. (Onlar) her mu’cizeyi görseler de (yine) ona îmân etmezler. Hem hidâyet yolunu görseler, onu yol edinmezler. Fakat azgınlığın yolunu görseler, onu (hemen kendilerine) yol edinirler. Bunun sebebi, şübhesiz onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil kimseler olmalarıdır.

A’râf 147        Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, onların amelleri boşa gitmiştir. (Onlar) yapmakta olduklarından başka bir şeyle mi cezâlandırılacaklar(sanıyorlar)?

Samiri ve İsrailoğullarının Buzağıya Tapmaları

Bakara 51       Yine bir vakit Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik; sonra onun (Tûr’a gitmesinin)ardından siz zâlim kimseler olarak buzağıyı (ilâh) edindiniz.

A’râf 148        Ve kendisinin (Tûr dağına gitmesinin) ardından Mûsâ’nın kavmi, ziynet eşyâlarından (yapılmış) böğürmesi olan bir buzağı heykelini (ilâh) edindiler; görmediler mi ki gerçekten o, ne onlarla konuşuyor, ne de onlara bir yol gösteriyor! Onu (ilâh) edindiler ve zâlimler oldular.

A’râf 149        Nihâyet (pişmanlık) ellerine düşürüldü (ve üzüntülerinden ellerini ısırır oldular)da, şübhesiz kendilerinin gerçekten saptıklarını görünce: ‘Yemîn olsun ki, eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bize mağfiret etmezse, muhakkak hüsrâna uğrayanlardan olacağız!’ dediler.

A’râf 150        Böylece Mûsâ (Tûr dağından, onların yaptıklarından dolayı) kızgın ve üzgün olarak kavmine dönünce: ‘Bana ardımdan ne kötü halef oldunuz! Rabbinizin emrine(sabretmeden) acele mi ettiniz?’ dedi. (Tevrât) levhaları(nı yere) bıraktı ve kardeşinin başından tuttu, onu kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi de:) ‘(Ey) anamın oğlu! Doğrusu (bu) kavim beni hırpaladı ve nerede ise beni öldürüyorlardı! Artık düşmanları bana güldürme ve beni (bu) zâlimler gürûhuyla berâber tutma!’ dedi.

(günahlardan)sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize îmân edenlere yazacağım!’

Taha 83          Ve (Allah buyurdu ki:) ‘Seni kavminden (ayırıp) acele ettiren nedir, ey Mûsâ!’

Taha 84          (Mûsâ) dedi ki: ‘İşte onlar da arkamdalar; Rabbim! Râzı olman için sana(gelmekte) acele ettim.’

Taha 85          (Allah:) ‘Fakat muhakkak ki biz, senden (yola çıkmandan) sonra kavmini gerçekten imtihân ettik; Sâmirî onları dalâlete düşürdü’ buyurdu.

Taha 86          Bunun üzerine Mûsâ kızgın ve üzgün olarak kavmine geri döndü dedi ki: ‘Ey kavmim! Rabbiniz size (Tevrât’ı vermek için) güzel bir va’d ile va’dde bulunmamış mıydı? Yoksa (sizden ayrıldığım) müddet size uzun mu geldi? Yâhut Rabbinizden üzerinize bir gazabın vâcib olmasını mı istediniz ki (îmanda sebât edeceğinize dâir) bana verdiğiniz sözden döndünüz?’

Taha 87          (Onlar) şöyle dediler: ‘Sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik; fakat biz, o kavmin (Mısırlıların) ziynet eşyâsından birtakım ağırlıklar yüklenmiştik; sonra onları(eritmek üzere ateşe) attık; işte aynı şekilde Sâmirî de attı.’

Taha 88          Derken (Sâmirî) onlara, böğürmesi olan bir buzağı heykeli (ortaya) çıkardı; Bunun üzerine (Sâmirî ve adamları): ‘İşte sizin de ilâhınız, Mûsânın da ilâhı budur; fakat (o bunu) unuttu’ dediler.

Taha 89          Hâlbuki (onlar) görmüyorlar mıydı ki, (o buzağı) kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor ve onlar için ne bir zarara, ne de bir faydaya mâlik olamıyordu.

Taha 90          And olsun ki, Hârûn daha önce onlara: ‘Ey kavmim! (Siz) bununla (bu heykelle) sâdece imtihân edildiniz. Şübhesiz ki sizin Rabbiniz, Rahmândır; öyle ise bana tâbi’ olun ve emrime itâat edin!’ demişti.

Taha 91          (Onlar ise:) ‘Mûsâ bize dönünceye kadar, buna tapan kimseler olmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz’ dediler.

Taha 92          (92-93) (Mûsâ dönünce:) ‘Ey Hârûn! Onları dalâlete düşmüş gördüğün zaman, seni benim yolumda gitmekten ne alıkoydu? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?’ dedi.

Taha 94          (Hârûn:) ‘Ey anamın oğlu! Sakalımı, başımı tutma! Doğrusu ben (onlara şiddet gösterseydim): ‘İsrâiloğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü tutmadın!’ diyeceğinden korktum!’ dedi.

A’râf 151        (Mûsâ:) ‘Rabbim! Bana ve kardeşime mağfiret eyle ve bizi rahmetine koy! Çünki sen, merhametlilerin en merhametlisisin!’ dedi.

A’râf 152        Şübhesiz ki buzağıyı (ilâh) edinenler yok mu, onlara yakında Rablerinden bir gazab ve dünya hayâtında bir zillet erişecektir. İşte iftirâ edenleri ise, böyle cezâlandırırız.

A’râf 153        Kötülükleri yapıp da sonra ardından tevbe edip îmân edenler ise, muhakkak ki Rabbin bunun (bu tevbenin) ardından, elbette Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.

A’râf 154        Nihâyet Mûsâ’nın öfkesi yatışınca, levhaları aldı. Onların (bir) nüshasında ise, o kimseler için bir hidâyet ve bir rahmet vardır ki, onlar Rablerinden korkarlar.

Bakara 54       O vakit Mûsâ, kavmine: ‘Ey kavmim! Şübhe yok ki siz, buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz; öyle ise yaratanınıza tevbe edip, nefislerinizi öldürün! Bu (hâliniz), yaratanınızın katında sizin için daha hayırlıdır’ dedi. Bunun üzerine (Allah) tevbenizi kabûl etti. Şübhesiz ki Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden), Rahîm (çok merhametli olan) ancak O’dur.

İsrailoğulları Buzağıya Tapınca, Depremle Cezalandırılmaları

Hz. Musa’nın deprem esnasındaki duası A’râf155

A’râf 155        Ve Mûsâ, ta’yîn ettiğimiz vakit(te ta’yîn ettiğimiz yere gelip mağfiret dilemeleri)için kavminden (buzağıya tapmayan) yetmiş adam seçti. Onları da o şiddetli sarsıntı yakalayınca (Mûsâ) dedi ki: ‘Rabbim! Eğer dileseydin (buzağıya tapanlara engel olmadıkları ve onları terk etmedikleri için) onları da (ve dileseydin) beni de daha önce helâk ederdin. İçimizden bazı beyinsizlerin yaptığı şeyler yüzünden bizi helâk mı edeceksin? (Helâk etme yâ Rabbî!) Bu, senin imtihânından başka bir şey değildir. Onunla kimi dilersen(küfürlerindeki ısrarları sebebiyle) dalâlete atar, kimi de dilersen (hikmetine binâen kendi lütfundan) hidâyete erdirirsin. Sen bizim velîmizsin; artık bize mağfiret eyle; ve bize merhamet buyur; çünki sen bağışlayanların en hayırlısısın!’

A’râf 156        Ve (Mûsâ:) ‘Bize bu dünyada da, âhirette de iyilik yaz; şübhesiz ki biz sana yöneldik.’ (dedi).

(Allah ise) buyurdu ki: ‘Azâbımı, (kötülük yapanlardan) dilediğime isâbet ettiririm. Rahmetim ise herşeyi kaplamıştır. Fakat (âhirette) onu (günahlardan)sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize îmân edenlere yazacağım!’

Bakara 52       Sonra bunun arkasından sizi affettik, tâ ki şükredesiniz.

Bakara 53       Hani Mûsâ’ya Kitâb’ı ve (hak ile bâtılı ayıran) Furkan’ı vermiştik, tâ ki hidâyete eresiniz.

Taha 95          (Mûsâ, Sâmirî’ye döndü:) ‘Ya senin maksadın (zorun) neydi, ey Sâmirî?’ dedi.

Taha 96          (Sâmirî:) ‘(Ben, onların) görmedikleri şeyi gördüm ve (sana gelen) o elçinin(Cebrâîl’in atının) izinden bir avuç (toprak) avuçlayıverdim de onu (eritilmiş ziynet eşyâlarının içine) attım; böylece bunu nefsim bana hoş gösterdi’ dedi.

Taha 97          (Mûsâ:) ‘(Haydi) git! Artık muhakkak ki sana, (cezâ olarak) hayat boyunca, ‘(Aman, birbirimize) dokunmak yok!’ diyecek olman vardır! Ve elbette sana va’d edilen bir (cezâ) yer(i olan Cehennem) de var ki, ondan (o tehdidden) aslâ döndürülmeyeceksin! Şimdi, ona tapan bir kimse olup durduğun ilâhına bak; elbette (biz) onu cayır cayır yakacağız; sonra da onu kül edip muhakkak denize savuracağız’ dedi.

12 Pınar

Bakara 60       Ve bir zaman Mûsâ (Tih çölünde) kavmi için su istemişti de (ona): ‘Asânla taşa vur!’ dedik. Bunun üzerine (taşa vurunca) ondan on iki pınar fışkırdı. Doğrusu her kabîle (su)içeceği yeri bildi. (Onlara şöyle dedik:) ‘Allah’ın (size lûtfettiği) rızkından yiyin, için; fakat fesad çıkarıcılar olarak yeryüzünde bozgun culuk yapmayın!’

A’râf 160        Onları (İsrâiloğullarını) on iki kabîleye, ümmetlere ayırdık. (Tîh çölünde) kavmi kendisinden su isteyince Mûsâ’ya: ‘Asânla taşa vur!’ diye vahyettik. (Taşa vurunca)hemen ondan on iki pınar fışkırdı! Her kabîle (su) içeceği yeri iyice bildi! Hem üzerlerini bulutlarla gölgeledik ve onlara kudret helvası ile bıldırcın indirdik. ‘Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin!’ (dedik). Hâlbuki (onlar, nankörlük etmekle) bize zulmetmediler; fakat kendilerine zulmediyorlardı.

Mâide 12       Ve and olsun ki Allah, İsrâil oğullarının sağlam sözünü almıştı. (Her kabîleden birer kişi olarak) içlerinden on iki de vekil ta’yîn etmiştik.Ve Allah (onla ra) şöyle buyurmuştu: ‘Şübhesiz ki ben sizinle berâberim. Eğer gerçekten, namazı hak kıyla edâ eder seniz, zekâtı verirseniz, peygamber lerime îmân edip onlara yardım ederseniz ve Allah’a karz-ı hasen (güzel bir borç) verirseniz (yolunda harcamayaparsanız), mutlakā kötülüklerinizi sizden örteceğim ve şübhesiz sizi altlarından ırmaklar akan Cennetlere koyacağım. O hâlde bundan (bu ahid den) sonra içinizden kim inkâr ederse, artık (dosdoğru) yol ortasında açıkça sapıtmış olur.’

Mâide 13       Sonra o sağlam sözlerini bozmaları sebebiyle onlara lâ’net ettik ve kalblerini kaskatı yaptık. (Onlar Tevrât’taki) kelimeleri yerlerinden değiştirirler, kendisiyle nasîhat edildikleri (o kitapları)ndan bir nasîb (almay)ı da unuttular. İçlerinden pek azı müstesnâ, onlardan dâimâ bir hâinliğe muttali’ olursun; yine de (sen) onları affet ve aldırma! Muhakkak ki Allah, iyilik edenleri sever.

İsrailoğullarının Bıldırcın ve Kudret Helvasına Nankörlükleri

Taha 80          Ey İsrâiloğulları! Şübhesiz sizi (böylece) düşmanınızdan kurtardık; Tûr’un sağ tarafında (buluşmak üzere) sizinle sözleştik ve size (pek muhtaç kaldığınız o çölde) kudret helvası ile bıldırcın indirdik.

Taha 81          Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin; bu hususda aşırı gitmeyin; yoksa üzerinize gazabım vâcib olur! Kimin de üzerine gazabım vâcib olursa, artık gerçekten (o, uçuruma düşüp) helâk olmuştur.

Taha 82          Şübhesiz ki ben, tevbe eden ve îmân edip sâlih amel işleyen, sonra da hidâyette(sebât edip, sabırlı) olan kimseye karşı elbette çok mağfiret ediciyim.

Bakara 61       Yine bir vakit şöyle demiştiniz: ‘Ey Mûsâ! (Biz) tek bir yemeğe (kudret helvası ile bıldırcına) aslâ sabredemeyeceğiz; bizim için Rabbi ne duâ et de, bize ye rin bitirdiği şeylerden, sebzesinden, hıyarından, buğ da yından, mer ci me ğinden ve soğa nından çıkar sın!’ (Mûsâ da onlara:) ‘O hayırlı olanı, bu daha aşa ğı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? (Öyle ise) bir şehre inin, (çünki kendiniz için) iste diğiniz şeyler (orada) elbette vardır’ dedi. Böylece üzerlerine zillet ve meskenet (yoksulluk dam gası) vuruldu ve Allah’dan (gelen) bir gazaba uğradılar. Bu, şübhesiz onların, Allah’ın âyetl e ri ni inkâr ediyor ve haksız yere (haksızlıklarını bile bile)peygamberleri öldürüyor olmaları sebe biyledir. (Bütün) bu(nlar), isyân etmeleri ve haddi aşmakta olduklarından dolayıdır.

Bakara 57       Hem (Tih çölünde) üzerinizi bulutlarla gölgeledik ve size kudret helvası ile bıldırcın indirdik. (Ve:) ‘Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin!’ (dedik). Artık (onlar) bize zulmetmediler; fakat (aslında) kendilerine zulmediyorlardı.

İsrailoğullarının Kuddüs’e Girişleri

Bakara 58       Yine bir zaman (size) şöyle demiştik: ‘Şu şehre (Kudüs’e) girin de ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin; (ama) kapıdan secde eden kimseler olarak girin ve ‘حِطَّةٌ (Yâ Rab! Bizi affet!)’ deyin ki, size hatâlarınızı bağışlayalım!’ Çünki (biz,) iyilik edenle re (mükâfâtla rı nı daha da)artıracağız.

Bakara 59       Fakat o zulmedenler, (alay ederek o sözü) kendilerine söylenenden başka bir sözle(buğday ma’nâsındaki ‘hınta’ ile) değiştirdiler (biz) de isyân etmekte olduklarından dolayı zulmedenlerin üzerine gökten kötü bir azab indirdik.

A’râf 161        Bir zaman onlara şöyle denilmişti: ‘Şu şehre (Kudüs’e) yerleşin; ondan dilediğiniz yerde yiyin; ‘ حِطَّةٌ (Yâ Rab! Bizi affet!)’ deyin ve kapıdan secde eden (hürmetle eğilen)kimseler olarak girin ki sizin hatâlarınızı bağışlayalım. (Bu bağışlamadan sonra) yakında iyilik edenlere (mükâfâtlarını) daha da artıracağız.’

A’râf 162        Fakat içlerinden zulmedenler, o sözü kendilerine söylenenden başkasıyla değiştirdi; bu sebeble (biz de) zulmetmekte olduklarından dolayı üzerlerine gökten kötü bir azab gönderdik.

Mâide 20       Bir zaman da Mûsâ, kavmine şöyle demişti: ‘Ey kavmim! Allah’ın üzerinize olan ni’metini hatırlayın! Hani içinizde peygamberler kıldı ve sizi hükümdarlar yaptı. Hem âlemlerden hiçbirine vermediğini size verdi.’

Mâide 21       Ey kavmim! Allah’ın size (vatan olarak) yazdığı Arz-ı Mukaddes’e (Kudüs’e)girin ve (düşmandan korkarak) arkanıza dönmeyin; yoksa (dünya ve âhirette) zarara uğramış kimseler olursunuz.’

Mâide 22       (Onlar:) ‘Ey Mûsâ! Şübhe yok ki orada zorbalar topluluğu vardır. Bu yüzden doğrusu biz, (onlar) oradan çıkmadıkları müddetçe oraya aslâ girmeyiz! Fakat oradan çıkarlarsa, gerçekten biz de (oraya) girecek kimseleriz’ dediler.

Mâide 23       (Allah’dan) korkanlardan, Allah’ın kendilerine ni’met verdiği (emre uymayı nasîb ettiği) iki adam (Yûşa’ ile Kâleb) şöyle dedi: ‘Onların üzerine (şehrin) kapı(sın)dan girin! İşte oraya bir girdiniz mi, artık şübhesiz siz galib kimselersinizdir; artık (gerçekten)mü’minler iseniz, o hâlde ancak Allah’a tevekkül edin!’

Mâide 24       (İsrâiloğulları:) ‘Ey Mûsâ! Doğrusu biz, (onlar) orada bulundukları müddetçe, oraya ebedî olarak aslâ girmeyiz; onun için sen, Rabbinle git, artık (onlarla) ikiniz savaşın, doğrusu biz (onlarla harb etmektense) burada (bu Tih Sahrâsında) oturacak olan kimseleriz’ dediler.

Mâide 25       (Mûsâ:) ‘Rabbim! Şübhe yok ki ben, kendimden ve kardeşimden başkasına sâhib olamıyorum; bu sebeble bizimle bu fâsıklar topluluğunun arasını ayır!’ dedi.

Mâide 26       (Allah:) ‘Artık şübhesiz orası (arz-ı mukaddes) onlara kırk yıl haram kılınmıştır. O yerde (Tih çölünde) şaşkın şaşkın dolaşacaklardır, bu yüzden o fâsıklar topluluğuna üzülme!’ buyurdu.

Nisâ 154         Ve sağlam söz vermeleri için Tûr’u üzerlerine kaldırdık da onlara: ‘(Şehrin)kapı(sın)dan secde eden kimseler olarak (hürmetle başınızı eğerek) girin!’ dedik ve kendilerine: ‘Cumartesi günü (balık avlayarak) haddi aşmayın!’ buyurduk ve onlardan pek sağlam bir söz aldık.

Nisâ 155         Fakat sözlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkârları, (Zekeriyyâ ve Yahyâ’ya yaptıkları gibi) peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: ‘Kalblerimiz perdelidir (bir şey anlamayız)!’ demeleri sebebiyle (onlara lâ’net ettik)! Bil’akis küfürleri sebebiyle Allah onların (o kalblerin) üzerine mühür vurmuştur. Bu yüzden, pek azı müstesnâ, îmân etmezler.

Bakara

Bakara 67       Yine bir zaman Mûsâ, kavmine: ‘Şübhe yok ki Allah, size bir bakara (bir sığır)kesmenizi emrediyor!’ demişti. (Onlar:) ‘Bizi alaya mı alıyorsun?’ dediler. (Mûsâ:) ‘(Ben)öyle câhillerden olmaktan Allah’a sığınırım!’ dedi.

Bakara 68       (Onlar:) ‘Bizim için Rabbine duâ et, onun ne olduğunu bize iyice açıklasın!’ dediler.(Mûsâ) şöyle dedi: ‘Muhakkak ki O (Rabbim) buyuruyor ki: ‘Doğrusu o, ne yaşlı ne de genç, bu (ikisi)nin arası (orta yaşta) bir sığırdır.’ Artık ne emrolunuyorsanız, yapın!’

Bakara 69       (Onlar bu def’a:) ‘Bizim için Rabbine duâ et, onun renginin ne olduğunu (da) bize açıklasın!’ dediler. (Mûsâ) şöyle dedi: ‘Şübhesiz O (Rabbim) buyuruyor ki: ‘Doğrusu o, rengi sapsarı, bakanların hoşuna giden bir sığırdır.’ ‘

Bakara 70       (Onlar tekrar şöyle) dediler: ‘Bizim için Rabbine duâ et, onun ne olduğunu bize iyice açıklasın! Çünki bize göre sığırlar birbirine benzer geldi. Bununla berâber eğer Allah dilerse, şübhesiz biz elbette doğruyu bulan kimseler (olur)uz.’

Bakara 71       (Mûsâ şöyle) dedi: ‘Şübhesiz O (Rabbim) buyuruyor ki: Doğrusu o, ne yeri sürmek üzere boyunduruğa vurulan, ne de (su taşıyarak) ekin sular bir sığırdır. Kusursuzdur, onda bir alaca yoktur.’ (Onlar:) ‘İşte şimdi gerçeği getirdin!’ dediler. Bunun üzerine onu (bulup)kestiler, fakat nerede ise (bunu) yapmayacaklardı.

İsrailoğullarının Cinayeti

Bakara 72       Hem hani bir zaman siz, bir kimseyi öldürmüştünüz de, onun (katili) hakkında birbirinizle münâkaşa etmiştiniz. Hâlbuki Allah, gizlemekte olduğunuzu hakkıyla ortaya çıkarıcıdır.

Bakara 73       Bunun üzerine: ‘(Boğazladığınız sığırın) bir parçasıyla ona (o ölüye) vurun!’demiştik. Allah, ölüleri işte böyle diriltir ve akıl erdiresiniz diye size âyetlerini gösterir!

Bakara 74       Sonra bunun ardından kalbleriniz katılaştı; artık onlar taş gibi veya daha katıdırlar. Hâlbuki doğrusu o taşlardan öylesi vardır ki, ondan nehirler fışkırır; elbette onlardan öylesi de vardır ki, yarılır da ondan su çıkar. Hem onlardan şübhesiz öylesi de vardır ki, Allah korkusundan düşüp yuvarlanır! Allah ise, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.

Karun

Kasas 76        Hakikaten Karun, Mûsâ’nın kavminden idi. Fakat onlara karşı azgınlık etmişti. Ve ona öyle hazînelerden vermiştik ki, gerçekten onun (hazînelerinin) anahtarları(nı taşımak)güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. O zaman kavmi ona şöyle demişti: ‘Böbürlenme! Çünki Allah, böbürlenenleri sevmez!’

Kasas 77        ‘Allah’ın sana verdiği (servet) ile âhiret yurdunu ara (bol hayır yap); dünyadan da nasîbini unutma; Allah sana nasıl iyilik ettiyse, (sen de) öyle iyilik et! Ve yeryüzünde fesad (çıkarmaya yol) arama! Çünki Allah, fesad çıkaranları sevmez.’

Kasas 78        (Karun:) ‘Bu (servet) bana ancak, bende bulunan bir bilgi sâyesinde verildi’ dedi. Ama (o) bilmedi mi ki şübhesiz Allah, kendisinden önceki nesillerden, ondan kuvvetçe daha güçlü ve (mal) toplama cihetiyle daha çok (varlıklı) olan kimseleri gerçekten helâk etmiştir. (Allah, onların ne yaptığını bildiği için) o günahkârlara, (azarlayarak sorgulanmalarının dışında öğrenmek üzere) günahlarından sorulmaz.

Kasas 79        Derken, ziyneti içinde (ihtişâmla) kavminin karşısına çıktı. Dünya hayâtını isteyenler dedi ki: ‘Keşke Karun’a verilen (servet) gibi bizim de olsa; şübhesiz o elbette büyük bir nasib sâhibidir.’

Kasas 80        Kendilerine ilim verilenler ise dedi ki: ‘Yazıklar olsun size! Îmân edip sâlih amel işleyen bir kimse için, Allah’ın sevâbı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.’

Kasas 81        Nihâyet, onu da sarayını da yere geçiriverdik; artık Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluk da olmadı. Kendi kendini kurtarabilecek kimselerden de değildi.

Kasas 82        Dün onun yerinde olmayı temennî edenler, (ertesi sabah): ‘Vay! Demek şu gerçek ki Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletiyor ve (dilediğine de) daraltıyor. Eğer Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, elbette bizi de yere batırırdı. Vay! Demek şu gerçek ki, kâfirler kurtuluşa ermeyecek!’ demeye başladılar.

Kasas 83        İşte âhiret yurdu! (Biz) onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve fesâdı istemeyenlere veririz. (Güzel) âkıbet ise, takvâ sâhiblerinindir.

Kasas 84        Kim iyilikle gelirse, artık ona ondan daha hayırlısı vardır. Kim de kötülükle gelirse, kötülükleri yapanlar, artık ancak yapmakta olduklarıyla cezâlandırılırlar.

Hz. Mûsa’nın Hz. Yûşa İle Yolculuğu ve Hızır İle Buluşması

Kehf 60          Bir zaman Mûsâ, (kendisine hizmet eden) o gence (Yûşa’ bin Nûn’a): ‘Artık durmayacağım; tâ ki (Hızır’ı bulmak üzere) iki denizin birleştiği yere varacağım; yâhut (onu buluncaya kadar) senelerce vakit geçireceğim!’ demişti.

Kehf 61          Nihâyet ikisi, (o iki denizin) aralarının birleştiği yere varınca, (o yerin alâmeti olarak, canlanıp orada denize atlayacak olan) balıklarını unuttular, hâlbuki (balık, atlamış da) denizde bir iz bırakarak yolunu tutmuştu.

Kehf 62          Sonunda (Mûsâ oradan) uzaklaştıklarında genç (arkadaş)ına: ‘Kahvaltımızı bize getir (de yiyelim), gerçekten bu yolculuğumuzda yorgun düştük’ dedi.

Kehf 63          (Yûşa’:) ‘Gördün mü, kayaya sığındığımız sırada, artık doğrusu ben balığı(n canlanarak denize atladığını söylemeyi) unutmuşum! Bana onu hatırlamamı unutturan da, ancak şeytandır. Ve (balık) şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutmuştu!’ dedi.

Kehf 64          (Mûsâ:) ‘Aradığımız zâten buydu!’ dedi. Hemen kendi izlerini ta’kib ederek geri döndüler.

Kehf 65          Derken ikisi, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu (Hızır’ı) buldular.

Kehf 66          Mûsâ ona: ‘Sana öğretilenden, hayra götüren bir ilmi (Ledün ilmini) bana öğretmen üzere sana tâbi’ olabilir miyim?’ dedi.

Kehf 67          (Hızır, cevâben şöyle) dedi: ‘Doğrusu sen, berâberimde sabretmeye aslâ güç yetiremezsin!’

Kehf 68          ‘Hem içyüzünü kavrayamadığın (ve zâhiren yanlış anlaşılan) bir şeye (bir peygamber olarak) nasıl sabredeceksin?’ (dedi).

Kehf 69          (Hızır’ın, kendi bildiği ölçülerle hareket edeceğini düşünen Mûsâ:) ‘İnşâallah sen beni sabırlı bulacaksın ve sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim!’ dedi.

Kehf 70          (Hızır:) ‘O hâlde bana tâbi’ olursan, artık (ben) sana ondan söz açıncaya kadar(yaptığım) hiçbir şey hakkında bana soru sorma!’ dedi.

Kehf 71          Bunun üzerine ikisi gittiler; nihâyet gemiye bindikleri zaman, (Hızır) onu (o gemiyi tehlikeli olmayacak yerinden) deldi. (Mûsâ:) ‘Onu, içinde bulunanları boğmak içinmi deldin? Gerçekten müdhiş bir şey yaptın!’ dedi.

Kehf 72          (Hızır:) ‘Doğrusu sen, berâberimde sabretmeye aslâ güç yetiremezsin, dememiş miydim?’ dedi.

Kehf 73          (Mûsâ:) ‘Unuttuğum şeyden dolayı beni mes’ûl tutma ve bu işimde (seninle berâber olmakta) bana bir güçlük yükleme! (Beni ma’zur gör!)’ dedi.

Kehf 74          Yine (berâberce) gittiler; nihâyet bir erkek çocuğa rastladıkları zaman, (Hızır)tuttu onu öldürüverdi. (Mûsâ:) ‘Bir cana karşılık olmaksızın ma’sum bir cana mı kıydın? Gerçekten çok çirkin bir şey yaptın!’ dedi.

Kehf 75          (Hızır:) ‘(Ben) sana: ‘Doğrusu sen, berâberimde sabretmeye aslâ güç yetiremezsin!’ dememiş miydim?’ dedi.

Kehf 76          (Mûsâ:) ‘Eğer bundan sonra sana bir şeyden sorarsam, artık beni arkadaşlığakabûl etme; gerçekten benim tarafımdan (ma’zur sayılabileceğin) bir özre ulaştın’ dedi.

Kehf 77          Yine (berâberce) gittiler; nihâyet bir şehir ahâlîsine (Antakya’ya) vardıklarında, oranın halkından yiyecek istediler; fakat (onlar) bu ikisini misâfir etmekten kaçındılar. Derken orada (sanki) yıkılmak isteyen bir duvar buldular; (Hızır) hemen onu doğrulttu.(Mûsâ:) ‘İsteseydin buna karşı elbette bir ücret alırdın’ dedi.

78        (Hızır) şöyle dedi: ‘İşte bu (soruyu sorman) benimle senin aramızın ayrılmasıdır.(Şimdi) kendisine sabretmeye dayanamadığın şeylerin içyüzünü sana haber vereceğim.’

Kehf 79          ‘O gemi var ya, işte (o,) denizde çalışan yoksul kimselere âid idi; bu yüzden onu kusurlu kılmak istedim; çünki onların ilerisinde bir hükümdar vardı; her (sağlam) gemiyi zorla alıyordu.’

Kehf 80          ‘Ve o çocuğa gelince (o büluğ çağına ulaşmış bir isyankâr idi); hâlbuki ana-babası mü’min kimselerdi; onları da azgınlığa ve küfre bürümesinden (sürüklemesinden) korktuk.’

Kehf 81          ‘Böylece Rablerinin kendilerine, (günahlardan) temiz olma cihetiyle ondan hayırlısını ve (onlara) merhametçe daha yakınını (o çocuğa) bedel olarak vermesini istedik!’

Kehf 82          ‘O duvar ise, işte o şehirde bulunan iki yetim erkek çocuğa âid idi; ve onun (o duvarın) altında, kendilerine âid bir hazîne vardı; babaları da sâlih bir kimseydi. Böylece Rabbin, onların (o iki çocuğun) güçlerinin kemâle ermesini ve Rabbinden bir rahmet olarak(o yaşa geldiklerinde) kendi hazînelerini çıkarmalarını diledi! (Ben) bunu kendiliğimden de yapmadım! (Rabbim bana emir buyurdu!) İşte kendisine sabretmeye dayanamadığın şeylerin iç yüzü budur!’

HZ. MUSA’DAN SONRA İSRAİLOĞULLARI

Talût& Calût

Bakara 246     Mûsâ’dan sonra İsrâiloğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Hani bir peygamberlerine şöyle demişlerdi: ‘Bize bir hüküm dar gönder ki, Allah yolunda savaşalım!’ (Peygamberleri) dedi ki: ‘Ya üzerinize savaş farz kılınır da, savaşmayacak olursa nız?’ (On lar:) ‘Gerçekten yurt larımızdan ve evlâd la rımız(ın ya nın)dan çıkarıldığımız hâlde, ne den biz Allah yolunda savaşmayalım?’ dediler. Fakat üzer leri ne savaş farz kılınınca, içlerinden pek azı müs tesnâ, (savaştan) yüz çevirdiler. Hâlbuki Allah, o zâ lim leri hakkıyla bilendir.

Bakara 247     Bunun üzerine peygamberleri onlara şöyle dedi: ‘Şübhesiz ki Allah, size hükümdar olarak doğrusu Tâlût’u göndermiştir.’ Dediler ki: ‘Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık olduğumuz hâlde ve mal cihetiyle (kendisine) bir genişlik verilmemişken, üzerimize onun hükümdar olması nasıl olur?’ (Peygamberleri ise) şöyle dedi: ‘Muhakkak ki Allah, onu üzerinize seçti ve ilim ve cisimde bir genişlik (ve kuvvet) cihetiyle onu (sizden) fazla kıldı. Çünki Allah, mülkünü dilediği kimseye verir.’ Ve Allah, Vâsi’ (lütfu geniş olan)dır, Alîm(hakkıyla bilen)dir.

Bakara 248     Nihâyet peygamberleri onlara şöyle dedi: ‘Şübhesiz onun hükümdarlığının alâmeti,(vaktiyle sizden alınan) tabutun size gelmesidir ki, onun içinde Rabbinizden bir sekîne(ruhlara emniyet veren bir huzur) ve Mûsâ ehlinin ve Hârûn ehlinin bıraktıklarından geriye kalan birtakım şeyler vardır; onu melekler taşıyacaktır.Eğer mü’min kimseler iseniz, şübhesizbunda sizin için gerçekten bir delil vardır.’

Bakara 249     Böylece Tâlût ordu(su)yla (Kudüs’ten) ayrılınca (onlara) şöyle dedi: ‘Muhakkak ki Allah, sizi bir nehirle (de) imtihân edicidir. Buna rağmen kim ondan içerse, artık benden değildir. Eliyle bir avuç alan müstesnâ, kim de ondan (izin verilenden fazlasını) tatmazsa, işte şübhesiz o bendendir!’ Fakat içlerinden pek azı müstesnâ, (hepsi) ondan (kana kana) içtiler.Derken o ve berâberindeki îmân edenler onu (nehri) geçince, (sudan içenler): ‘Bugün Câlût ve ordusuna karşı bizim tâkatimiz yoktur!’ dediler. Gerçekten kendilerinin Allah’a kavuşacak kimseler olduklarını sezenler (yakinen inananlar) ise şöyle dediler: ‘Nice az (sayıdaki)topluluk, (daha) çok (sayıdaki) cemâate Allah’ın izniyle galib gelmiştir!’ Çünki Allah, sabredenlerle berâberdir.

Bakara 250     (Tâlût ve ona itâat eden mü’minler) Câlût ve ordusuna karşı çıktıklarında ise şöyle dediler: ‘Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebât ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım eyle!’

Bakara 251     Nihâyet Allah’ın izniyle onları hezîmete uğrattılar ve Dâvûd Câlût’u öldürdü, Allah ona saltanat ve hikmet (peygamberlik) verdi ve dilediği şeylerden ona öğretti. Hâlbuki Allah’ın, insanların bir kısmını (diğer) bir kısmı ile def’ etmesi olmasaydı, yeryüzü elbette fesâda uğrardı; fakat Allah, (bütün) âlemlere karşı ihsan sâhibidir.

İsrailoğullarının Peygamberleri Öldürmeleri

Bakara 87       And olsun ki, Mûsâ’ya Kitâb’ı (Tevrât’ı) verdik ve ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryemoğlu Îsâ’ya da mu’cizeler verdik ve Rûhü’l-Kudüs(Cebrâîl) ile ona kuvvet verdik. Buna rağmen, ne zaman bir peygamber nefislerinizin hoşlanmadığı bir şeyi size getirdi ise, büyüklük taslamadınız mı? Bu yüzden bir kısmını yalanladınız, (Zekeriyyâ ve Yahyâ’ya yaptığınız gibi) bir kısmını da öldürüyordunuz.

Bakara 88       Hem (Peygambere:) ‘Kalblerimiz perdelidir! (Dediklerini anlamıyoruz)’ dediler. Hayır! İnkâr etmeleri sebebiyle Allah onlara lâ’net etmiştir (rahmetinden uzaklaştırmıştır); bu yüzden pek az inanırlar.

Bakara 89       Hem onlara Allah tarafından, yanlarında bulunanı (Tevrât’ı) tasdîk edici bir Kitab(Kur’ân) gelince, ki daha önce (o gönderilecek peygamberi vesîle yaparak) inkâr edenlere karşı zafer istiyorlardı; işte (bu kadar iyi) tanıdıkları (o peygamber) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler. Bu yüzden, Allah’ın lâ’neti o kâfirler üzerinedir!

Bakara 90       Allah’ın, kullarından dilediğine ihsânından (Kitab) indirmesine (hasedle) isyân ederek, Allah’ın indirdiğini (Kur’ân’ı) inkâr etmekle, mukabilinde kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Bu yüzden gazab üstüne gazaba uğradılar. İşte kâfirler için (pek) aşağılayıcı bir azab vardır.

Bakara 91       Hem onlara: ‘Allah’ın indirdiğine îmân edin!’ denildiği zaman: ‘(Biz sâdece) bize indirilene (Tevrât’a) îmân ederiz!’ deyip, onun arkasındakini (Kur’ân’ı) inkâr ederler; hâlbuki o, yanlarında olanı tasdîk edici hak (bir Kitab)dır. (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: ‘Eğer mü’min kimseler idiyseniz, o hâlde daha önce Allah’ın peygamberlerini niçin öldürüyordunuz?’

Bakara 94       De ki: ‘Eğer âhiret yurdu (Cennet) Allah katında başka insanlara değil de, sâdece size âid ise, (ve bu iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi ölümü temennî edin!’

Bakara 95       Hâlbuki ellerinin işlediği (günahlar) yüzünden, onu ebedî olarak aslâ temennî etmeyeceklerdir. Allah ise, zâlimleri hakkıyla bilendir.

Bakara 96       And olsun ki, onları hayâta karşı insanların, hattâ şirk koşanların en hırslısı bulursun! Her biri bin sene yaşatılmayı arzu eder. Hâlbuki (çok) yaşatılması, onu azabdan uzaklaştırıcı değildir. Allah, ne yaparlarsa hakkıyla görendir.

İsrailoğullarının Hz. İsâ’ya Düşmanlıkları

Âl-i İmrân 5  Bir zaman İmrân’ın hanımı (Hanne) şöyle demişti: ‘Rabbim! Gerçekten ben karnımdakini (ibâdet için) âzâd edilmiş (bir köle) olarak sana adadım, artık benden kabûl buyur! Şübhesiz ki Semî’ (her niyâzı işiten), Alîm (herşeyi bilen) ancak sensin!’

Âl-i İmrân 36 Nihâyet onu doğurunca: ‘Rabbim! Gerçekten ben onu kız doğurdum!’ dedi (ve bundan dolayı mahzun oldu). Hâlbuki Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilendir. Ve erkek, (ma’bede hizmet için) kız gibi değildir. ‘Bununla berâber doğrusu ben ona Meryem adını verdim; artık şübhesiz ben onu ve zürriyetini kovulmuş şeytandan sana sığındırırım!'(dedi).

Âl-i İmrân 37 Böylece Rabbi onu (Meryem’i, annesinden) güzel bir kabûl ile kabûl etti ve onu güzel bir bitki (bir çiçek) gibi yetiştirdi; ve onu (akrabâsı bulunan) Zekeriyyâ’nın himâyesine verdi. Ne zaman Zekeriyyâ onun yanına ma’bede girse, yanında bir rızık bulurdu. ‘Ey Meryem! Bu sana nereden (geldi)?’ derdi. (O da:) ‘Bu, Allah tarafındandır!’ derdi. Şübhesiz ki Allah, dilediğini hesabsız olarak rızıklandırır.

Âl-i İmrân 38 Orada Zekeriyyâ Rabbine duâ etti. Dedi ki: ‘Rabbim! Bana, tarafından temiz bir zürriyet ihsân eyle! Şübhesiz ki sen, duâyı hakkıyla işitensin.’

Âl-i İmrân 39            Derken o, ma’bedde namaz kılarken ayakta olduğu bir sırada, melekler ona şöyle nidâ ettiler: ‘Doğrusu Allah, sana Allah’dan bir kelime (olan Îsâ’)yı tasdîk edici, bir efendi, bir iffet sâhibi ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahyâ’yı müjdeliyor!’

Âl-i İmrân 40 (Zekeriyyâ) şöyle dedi: ‘Rabbim! Doğrusu bana ihtiyarlık geldiği, hanımım da kısır olduğu hâlde, benim için bir oğul nasıl olur?’ (Rabbi de ona:) ‘Böyledir! Allah, dilediğini yapar!’ buyurdu.

Âl-i İmrân 41            (Zekeriyyâ) dedi ki: ‘Rabbim! (Onun geleceğine dâir) bana bir alâmet kıl!’ (Rabbiona şöyle) buyurdu: ‘Senin (ona dâir) alâmetin, insanlarla işâret (ile anlaşman) dışında, üç gün konuşamamandır. Hem Rabbini çok zikret ve akşam sabah (O’nu) tesbîh eyle!’

Âl-i İmrân 42 Bir zaman da melekler şöyle demişlerdi: ‘Ey Meryem! Şübhesiz ki Allah, seni seçti, seni temiz kıldı ve seni âlemlerin kadınlarına seçkin kıldı.’

Âl-i İmrân 43 ‘Ey Meryem! Rabbine gönülden bağlan, secde et ve rükû’ edenlerle berâber rükû’ et!’

Âl-i İmrân 44 (Habîbim, yâ Muhammed!) Bunlar gayb haberlerindendir ki, onu sana vahyediyoruz. Yoksa, içlerinden hangisi Meryem’i himâyesine alacak diye kalemlerini (kur’a için nehre) atarlarken, sen onların yanında değildin! (Onlar) birbirleriyle çekişirlerken de yanlarında değildin!

Âl-i İmrân 45 Hani melekler demişti ki: ‘Ey Meryem! Şübhesiz Allah, seni tarafından bir kelimeyle(bir çocukla) müjdeliyor! İsmi, Meryemoğlu Îsâ Mesîh’tir, dünya ve âhirette şereflidir ve Allah’a yakın kılınanlardandır.’

Âl-i İmrân 46 ‘Hem beşikte ve yetişkin hâlde insanlarla konuşacak ve sâlih kimselerden olacaktır.’

Âl-i İmrân 47            (Meryem:) ‘Rabbim! Bana bir insan dokunmadığı hâlde benim için bir çocuk nasıl olur?’ dedi. (Rabbi de:) ‘Böyledir! Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmettiğinde, artık ona sâdece ‘Ol!’ der, (o da) hemen oluverir’ buyurdu.

Âl-i İmrân 48            (Melekler şöyle dediler:) ‘Hem (Allah) ona yazmayı, hikmeti, Tevrât’ı ve İncîl’i öğretecek!’

Âl-i İmrân 49            Ve İsrâiloğullarına bir peygamber olarak (şöyle diyecek): ‘Hiç şübhesiz ben, size Rabbinizden bir delil (bir mu’cize) ile geldim. Doğrusu ben, size çamurdan kuş şekli gibi birşey yapıp içine üflerim, Allah’ın izniyle (o) hemen bir kuş olur! Hem Allah’ın izniyle(anadan doğma) körü ve (teni) alacalıyı iyi ederim, ölüleri de diriltirim! Ve evlerinizde ne yiyorsanız ve ne biriktiriyorsanız size bildiririm! Eğer mü’min kimseler iseniz, şübhesiz bunda sizin için elbette bir delil vardır.’

Âl-i İmrân 50            ‘Hem benden önce gelen Tevrât’ı tasdîk edici olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri size helâl kılayım diye (geldim) ve size Rabbinizden bir delil (bir mu’cize) getirdim; artık Allahdan sakının ve bana itâat edin!’

Âl-i İmrân 51            ‘Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; öyle ise O’na ibâdetedin! Bu, dosdoğru bir yoldur.’

Âl-i İmrân 52 Sonunda Îsâ onlardan küfrü hissedince: ‘Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?’ dedi. Havârîler: ‘Biz, Allah’ın (dîninin) yardımcılarıyız. Allah’a îmân ettik. Hem şâhid ol ki biz, şübhesiz Müslümanlarız’ dediler.

Âl-i İmrân 53            (Havârîler:) ‘Rabbimiz! İndirdiğine îmân ettik ve peygambere tâbi’ olduk. Artık bizi(seni ve peygamberlerini tasdîk eden) şâhidlerle berâber yaz!’ (dediler).

Âl-i İmrân 54 Ve (o yahudiler, Îsâ’ya) tuzak kurdular, Allah da (onlara) tuzak kurdu (karşılık verdi). Allah ise, tuzak kuranların en hayırlısıdır.

Âl-i İmrân 55            O vakit Allah şöyle buyurdu: ‘Ey Îsâ! Seni (kıyâmete yakın) vefât ettirecek olan ve seni kendime yükseltici ve seni o inkâr edenlerden (onların iftirâlarından) temizleyici ve sana tâbi’ olanları kıyâmet gününe kadar inkâr edenlerin üstünde tutacak olan, şübhesiz benim! Sonra dönüşünüz ancak banadır; artık hakkında ihtilâf etmekte olduğunuz şeyler husûsunda aranızda (ben) hüküm vereceğim!’

Âl-i İmrân 56 Fakat o inkâr edenler yok mu, artık onları dünyada ve âhirette şiddetli bir azâb ile cezâlandıracağım! Onlar için yardımcılardan kimse de yoktur.

Âl-i İmrân 57 Hâlbuki îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, artık (Rabbin) onlara mükâfâtlarını tam olarak verecektir. Çünki Allah, zâlimleri sevmez.

Âl-i İmrân 58 Bu (anlatılanlar) ki, onu sana âyetlerden ve hikmetli olan zikirden(Kur’ândan) okuyoruz.

Âl-i İmrân 59 Şübhesiz ki Allah katında Îsâ’nın (babasız yaratılışının) misâli, Âdem’in misâli gibidir. (Allah) onu (da babası olmadan) bir topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol!’ dedi, (o da)hemen oluverdi.

Âl-i İmrân 60            Bu hak (gerçek haber), Rabbinden (gelen)dir; öyle ise şübhe edenlerden olma!

Âl-i İmrân 61            Artık sana ilim geldikten sonra, kim onun (Îsâ’nın) hakkında seninle tartışırsa, bunun üzerine de ki: ‘(İddiânızda samîmî iseniz) gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden duâ edelim de Allah’ın lâ’netini yalancıların üzerine kılalım!’

Âl-i İmrân 62            Doğrusu bu, (Îsâ hakkında anlatılan) elbette gerçek kıssadır. Ve Allah’dan başka hiçbir ilâh yoktur! Muhakkak ki Azîz (kudreti dâimâ galib gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ise, ancak Allah’dır.

Âl-i İmrân 63 Bundan sonra (yine) yüz çevirirlerse, artık şübhesiz ki Allah, fesad çıkaranları hakkıyla bilendir.

Nisâ 156         (156-157) Bir de inkâr etmeleri ve (babasız çocuk doğurması üzerine) Meryem’e karşı büyük bir iftirâ söylemeleri ve: ‘Doğrusu biz, Allah’ın elçisi Meryemoğlu Îsâ Mesîh’i öldürdük’ demeleri sebebiyle (onlara lâ’net ettik). Hâlbuki onu ne öldürdüler, ne de onu astılar; fakat (öldürdükleri kişi) kendilerine, ona (Îsâ’ya) benzer gösterildi.

Nisâ 158         Bil’akis Allah, onu kendi (katı)na yükseltti. Çünki Allah, Azîz (kudreti dâimâ galib gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.

Nisâ 159         Hem ehl-i kitabdan hiçbir kimse yoktur ki ölümünden önce mutlaka ona îmân edecek olmasın! Kıyâmet gününde ise, onların (kendisine îmân etmeyenlerin) aleyhine şâhidlik edecektir.

İsrailoğullarının Cebrail’e Düşmanlıkları

Bakara 97       De ki: ‘Kim Cebrâîl’e düşman ise, artık şübhesiz (bilsin) ki onu (o Kur’ân’ı) senin kalbine, Allah’ın izniyle, kendinden önceki (kitab)ları tasdîk edici ve mü’minler için bir hidâyet ve müjde olmak üzere o (Cebrâîl) indirmiştir.’

Bakara 98       Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâîl’e ve Mîkâîl’e düşman ise, şübhesiz Allah da o kâfirlerin düşmanıdır.

Bakara 99       Celâlim hakkı için, sana apaçık âyetler indirdik! Hâlbuki onları fâsıklardan başkası inkâr etmez.

Bakara 100     Nitekim ne zaman söz vererek bir andlaşma yapsalar, içlerinden bir kısmı onu bozmadı mı? Hayır! Onların çoğu îmân etmezler.

Bakara 101     Hem onlara, Allah tarafından yanlarında olanı (Tevrât’ı) tasdîk edici bir peygamber gelince, kendilerine kitab verilenlerden bir tâife, sanki kendileri bilmiyorlarmış gibi, Allah’ın kitâbını sırtlarının gerisine attılar.

İsrailoğullarının Şeytana Tabii Olmaları Ve Hz. Süleyman’a Düşmanlıkları

Bakara 102     Ve şeytanların, Süleymân’ın saltanatı aleyhin de söylemekte oldukları (sihir yaptığına dâiruy dur dukları) şeylere tâbi’ oldular. Hâlbuki Süleymân kâfir olmadı (sihir yapmadı); fakat şey tan lar insan lara sihri (ta’lîm ederek) ve Bâbil’deki iki me leğe, (yani) Hârût ve Mârût’a indirilen şeyleri öğre terek kâfir oldular. Hâlbuki (o iki melek): ‘Biz ancak bir imtihan (için gönderilmiş)iz, sakın (sihri câiz görerek yapıp da) kâfir olma!’ deme dikçe hiçbir kimseye öğret mez lerdi. Buna rağmen o ikisinden, koca ile karısının arasını kendisiyle ayı racakları şeyleri öğreni yorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdi. Böylece kendilerine zarar verecek ve fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Şânım hakkı için, (yahudiler) onu (o sihri) satın alan kimsenin âhirette hiçbir nasîbi olmadığını bilmişlerdi. Mukābilinde kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi! Hâlbuki (o iki melek): ‘Biz ancak bir imtihan (için gönderilmiş)iz, sakın (sihri câiz görerek yapıp da) kâfir olma!’ deme dikçe hiçbir kimseye öğret mez lerdi. Buna rağmen o ikisinden, koca ile karısının arasını kendisiyle ayı racakları şeyleri öğreni yorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdi. Böylece kendilerine zarar verecek ve fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı.Şânım hakkı için, (yahudiler) onu (o sihri) satın alan kimsenin âhirette hiçbir nasîbi olmadığını bilmişlerdi. Mukābilinde kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!

Bakara 103     Hem gerçekten onlar îmân edip (günahlardan) sakınmış olsalardı, Allah tarafından(verilecek) bir sevab elbette daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi!

İsrailoğullarının Fasıklıkları

Bakara 75       (Ey mü’minler! Onların) size inanacaklarını mı ümîd ediyorsunuz? Hâlbuki gerçekten onlardan bir fırka vardı ki, Allah’ın kelâmını işitirler, sonra onu anlamalarının ardından, kendileri bile bile onu tahrîf eder (değiştirir)lerdi.

Bakara 76       Îmân edenlerle karşılaştıkları zaman: ‘(Biz de) îmân ettik!’ derler. Birbirleriyle baş başa kalınca da (reisleri onlara): ‘Allah’ın size (Tevrât’ta) açıkladığı (Muhammed’in sıfatları)nı, Rabbinizin huzûrunda size karşı onunla delil getirsinler diye mi onlara (o mü’minlere) anlatıyorsunuz? Hiç akıl erdirmez misiniz?’ dediler.

Bakara 77       Hem (onlar) bilmiyorlar mı ki, şübhesiz Allah, neyi gizlerler ve neyi açıklarlarsa bilir.

Bakara 78       Onlardan ümmî olanlar da vardır ki, Kitâb’ı (Tevrât’ı) bilmezler; ancak (reislerinden duydukları) boş temennîler(i bilirler) ve onlar ancak zanda bulunurlar.

Bakara 79       Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir fiyata satabilmek için: ‘Bu, Allah tarafındandır!’ derler. İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!

Bakara 80       Hem: ‘Sayılı birkaç günden başka bize ateş aslâ dokunmayacaktır!’ dediler. (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: ‘(Buna dâir) Allah katından bir söz mü aldınız, ki Allah sözünden aslâ dönmez, yoksa Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?’

Bakara 81       Hayır! Kim bir kötülük yapar ve günâhı kendisini kuşatır (da kâfir olarak ölür)se, işte onlar Cehennem ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.

Bakara 82       Îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, işte onlar Cennet ehlidirler. Onlar (da)orada ebedî olarak kalıcıdırlar.

Bakara 83       Yine bir vakit İsrâiloğullarından: ‘Allah’dan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya, akrabâya, yetimlere ve yoksullara iyilik (edeceksiniz), insanlara da güzellikle söyleyin, namazı hakkıyla edâ edin ve zekâtı verin!’ diye sağlam söz almıştık. Sonra sizden pek azı müstesnâ, (hepiniz o sözünüzden) döndünüz, zâten siz yüz çevirici kimselersiniz.

Bakara 84       Bir zaman da: ‘Birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız!’ diye sağlam sözünüzü almıştık, sonra (bunu açıkça) kabûl ettiniz. Ve siz(buna) şâhidlik etmektesiniz.

Bakara 85       (Bütün bunlardan) sonra, siz öyle kimselersiniz ki, birbirinizi öldürüyor ve içinizden bir kısmını yurtlarından çıkarıyor, onlara karşı kötülükte ve düşmanlıkta yardımlaşıyorsunuz. Eğer size esir olarak gelirlerse fidyelerini veri(p onları kurtarı)yorsunuz; hâlbuki o, (onların, yurtlarından) çıkarılmaları size haram kılınmıştı.Yoksa Kitâb’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık içinizden böyle yapanın cezâsı, dünya hayâtında rezîl olmaktan başka bir şey değildir! Kıyâmet gününde ise(onlar) azâbın en şiddetlisine uğratılırlar! Ve Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.

Bakara 86       İşte onlar, âhiret karşılığında dünya hayâtını satın alanlardır. Bu yüzden onlardan azab hafifletilmez ve onlar (o gün) yardım olunmazlar.

Nisâ 160         (160-161) İşte yahudi olanların (bu) zulümleri sebebiyle ve birçok kimseyi Allah yolundan men’ etmeleri, ondan kesinlikle yasaklandıkları hâlde fâiz almaları ve insanların mallarını bâtıl (haram yollar)la yemeleri yüzünden, (daha önce) kendilerine helâl kılınan temiz şeyleri, onlara haram kıldık. İçlerinden kâfir olanlara da (pek) elemli bir azab hazırladık!

Nisâ 162         Fakat onlardan (îmân ederek) ilimde râsih (derinleşmiş) olanlar ve mü’minler, sana indirilene (Kur’ân’a) ve senden önce indirilen (diğer kitab)lara îmân ederler. Ve(onlar) namazı hakkıyla edâ edenler, zekâtı verenler, Allah’a ve âhiret gününe îmân edenlerdir. İşte onlar var ya, kendilerine (pek) büyük bir mükâfât vereceğiz!

Hûd 109         (Ey Habîbim!) O hâlde şunların tapmakta oldukları şeylerden (dolayı kendilerine azâb edileceği husûsunda) hiçbir şübhe içinde olma! (Onlar da) ancak daha önce atalarının tapageldiği gibi tapıyorlar. Şübhesiz biz de onlara, (azabdan) nasiblerini elbette eksiksiz vericiyiz.

Hûd 110         And olsun ki Mûsâ’ya Kitâb’ı (Tevrât’ı) verdik; fakat onda ihtilâfa düşüldü(bazısı îmân etti, bazısı etmedi). Fakat Rabbin tarafından (azâbın te’hîrine dâir) önceden söylenmiş bir söz olmasaydı, elbette aralarında hüküm (çoktan) verilmiş olurdu. Çünki doğrusu onlar (kavmindeki kâfirler), bundan (Kur’ân’dan), (kendilerine) kuşku veren ciddî bir şübhe içindedirler.

Hûd 111         Muhakkak ki Rabbin, onların herbirine amellerinin karşılığını kesinlikle tam olarak verecektir. Çünki O, (onlar) ne yaparlarsa hakkıyla haberdardır.

Hûd 112         O hâlde, emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Berâberindeki tevbe edenler de! Ve(Allah’ın koyduğu) hudûdu aşmayın! Çünki O, ne yaparsanız hakkıyla görendir.

Hûd 113         Zulmedenlere de meyletmeyin! Yoksa ateş size dokunur! Hem sizin, Allah’dan başka hiçbir dostunuz yoktur; sonra size yardım edilmez.

Hûd 114         Gündüzün iki tarafında (öğle ve ikindi vakitlerinde) ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde (akşam, yatsı ve sabah vakitlerinde) ise namazı hakkıyla edâ et! Muhakkak ki iyilikler, (büyük günahlardan kaçınmak şartıyla) kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir nasîhattir.

Hûd 115         (Habîbim, yâ Muhammed!) Artık sabret! Zîrâ şübhesiz ki Allah, iyilik edenlerin mükâfâtını zâyi’ etmez.

Hûd 116         Hâlbuki sizden önceki (helâk ettiğimiz) nesiller içinde, yeryüzünde fesad çıkarmaktan (insanları) men’ eden fazîletli kimseler bulunmalı değil miydi? Onlardan, kurtardığımız pek az kimse müstesnâ (içlerinde fazîletli insanlar yoktu). Zulmedenler ise, içinde şımartıldıklarının (o sayısız ni’metlerin) peşine düştü ve günahkâr kimseler oldular.

Mâide 70       And olsun ki İsrâiloğullarının sağlam sözünü almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir şeyi getirdi ise, bir kısmını yalanladılar, (Zekeriyyâ ve Yahyâ’ya yaptıkları gibi) bir kısmını da öldürüyorlardı.

Mâide 71       Ve (yapmakta oldukları şeyler, kendileri için) bir musîbet olmayacak sandılar da(hakka karşı) kör oldular, sağır oldular; sonra Allah tevbelerini kabûl etti; sonra içlerinden birçoğu (yine) kör ve sağır kesildiler. Hâlbuki Allah, ne yaparlarsa hakkıyla görendir.

Mâide 72       Celâlim hakkı için, ‘Şübhesiz Allah, ancak o Meryemoğlu Mesîh’dir!’ diyenler kâfir olmuşlardır! Hâlbuki Mesîh (Îsâ, onlara) şöyle demişti: ‘Ey İsrâiloğulları! Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin!’ Şu muhakkak ki, kim Allah’a şirk koşarsa, artık şübhesiz Allah, ona Cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer ateştir! Zâlimler için hiçbir yardımcı da yoktur.

Mâide 73       Şânım hakkı için, ‘Allah, üçün (üç ilâhın) üçüncüsüdür’ diyenler (teslis akidesine inanan hristiyanlar) kâfir olmuşlardır! Hâlbuki tek bir İlâhdan başka hiçbir ilâh yoktur! Buna rağmen eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden inkâr edenlere mutlaka (çok)elemli bir azab dokunacaktır!

Mâide 74       Onlar hâlâ Allah’a tevbe edip, O’ndan mağfiret dilemeyecekler mi? Hâlbuki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.

Mâide 75       Meryemoğlu Mesîh (Îsâ), ancak bir peygamberdir. Şübhesiz ondan önce (de)peygamberler gelip geçmiştir. Annesi (Meryem) ise, çok doğru bir kadındır. İkisi (de her insan gibi) yemek yerlerdi! (Nasıl ilâh olabilirler?) Bak, onlara âyetleri nasıl açıklıyoruz; sonra (yine) bak, (haktan) nasıl çevriliyorlar!

Mâide 76       De ki: ‘Allah’ı bırakıp, sizin için ne bir zarar ne de bir faydaya mâlik olmayan şeylere mi tapıyorsunuz?’ Hâlbuki, Semî’ (hakkıyla işiten), Alîm (herşeyi bilen) ancak Allah’dır.

Mâide 77       De ki: ‘Ey ehl-i kitab! Dîninizde haksız yere haddi aşmayın ve (sizden) daha evvel gerçekten dalâlete düşmüş, birçoklarını da saptırmış hem (kendileri de) düz yolun ortasından şaşmış bir kavmin arzularına uymayın!’

Mâide 78       İsrâiloğullarından inkâr edenler, Dâvûd’un ve Meryemoğlu Îsâ’nın diliyle lâ’netedildiler. Bu (lâ’net, onların) isyân etmeleri ve haddi aşıyor olmaları yüzündendir.

Mâide 79       O yaptıkları kötülükten birbirlerini men’ etmezlerdi. Yapmakta oldukları şey hakikaten ne kötü idi!

Mâide 80       Onlardan birçoğunun, (sana ve mü’minlere olan kızgınlıklarından do layı) inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün.Nefislerinin kendileri için takdîm ettiği (amel) ne kötüdür ki (bu amelleri yüzünden), Allah onlara gazab etmiştir ve onlar, o azâb içinde ebedî olarak kalıcıdırlar.

Mâide 81       Hem Allah’a, peygambere ve ona indirilen (Kur’ân)a îmân ediyor olsalardı, onları(o kâfirleri) dostlar edinmezlerdi; fakat onlardan birçoğu (dinden çıkmış) fâsık kimselerdir.

Mâide 82       Îmân edenlere düşmanlık cihetiyle insanların en şiddetlisi (olarak), elbette yahudileri ve (Allah’a) ortak koşanları bulacaksın! Îmân edenlere sevgi cihetiyle onların en yakını (olarak) da, elbette ‘Doğrusu biz hristiyanız!’ diyenleri bulacaksın! Bu, şübhesiz onların içinde âlimlerin ve (ibâdet ehli) râhiblerin bulunması ve gerçekten onların (hakka tâbi’ olmakta yahudi ve dinsizlere nisbetle) kibirlenmemelerindendir.

Mâide 83       Hem (o bir kısım âlim ve râhiblerin) peygambere indirileni (Kur’ân’ı) dinledikleri zaman, (esâsen âşinâ olup) tanıdıkları bu haktan dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün! ‘Rabbimiz! Îmân ettik, artık bizi (hakka) şâhid olanlarla berâber yaz!’ derler.

Mâide 84       ‘Zâten biz, Rabbimizin bizi sâlihler zümresiyle berâber (Cennete) koymasınıümîd ederken, neden Allah’a ve bize gelen hakka îmân etmeyelim?’

Mâide 85       (Bu) söylediklerinden dolayı Allah da, onları altlarından nehirler akan Cennetlerle mükâfâtlandırdı; (onlar) orada ebedî olarak kalıcıdırlar. İyilik edenlerin mükâfâtı ise, işte budur!

Mâide 86       İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar yok mu, işte onlar Cehennem ehlidirler!

Âl-i İmrân 64 De ki: ‘Ey ehl-i kitab! Bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin! Şöyle ki: ‘Allah’dan başkasına ibâdet etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da bazımız bazımızı rabler edinmesin!’ ‘ Buna rağmen (onlar yine de) yüz çevirirlerse artık: ‘Şâhid olun ki gerçekten biz Müslümanlarız’ deyin!

Âl-i İmrân 65 Ey ehl-i kitab! İbrâhîm hakkında niçin münâkaşa ediyorsunuz? Hâlbuki Tevrât ve İncîl, ancak ondan sonra indirildi. Hiç akıl erdirmez misiniz?

Âl-i İmrân 66 İşte siz öyle kimselersiniz ki, (haydi) hakkında (biraz) bilgi sâhibi olduğunuz şeyde(Mûsâ ve Îsâ mes’elesinde) tartıştınız; fakat hakkında hiç bilgi sâhibi olmadığınız şeyde(İbrâhîm mes’elesinde) niçin tartışıyorsunuz? Hâlbuki (onun gerçek mâhiyetini) Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.

Âl-i İmrân 67 İbrâhîm, ne bir yahudi ne de bir hristiyandı; fakat (o, Allah’a) teslim olmuş bir Hanîf (hakka yönelmiş bir mü’min) idi. Ve (o, sizin gibi) müşriklerden değildi.

Âl-i İmrân 68 Şübhesiz ki İbrâhîm’e insanların en yakını, elbette ona tâbi’ olanlar ile bu peygamber(Muhammed) ve (ona) îmân edenlerdir. Allah ise, mü’minlerin dostudur.

Âl-i İmrân 69 Ehl-i kitabdan bir tâife arzu ettiler ki, keşke sizi dalâlete düşürseler! Hâlbuki sâdece kendilerini dalâlete düşürürler de farkına varmazlar.

Âl-i İmrân 70 Ey ehl-i kitab! Siz (hakikati) görüp durduğunuz hâlde, niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?

Âl-i İmrân 71 Ey ehl-i kitab! Niçin siz bile bile hakkı bâtıl ile karıştırıyor ve hakkı gizliyorsunuz?

Âl-i İmrân 72 Ehl-i kitabdan bir tâife de şöyle dedi: ‘Îmân edenlere indirilmiş olan (Kur’ân’)a günün evvelinde (sabahleyin yalandan) îmân edin, sonunda (akşam üstü) de inkâr edin; umulur ki (dinlerinden) dönerler.’

Âl-i İmrân 73 Fakat dîninize tâbi’ olandan başkasına inanmayın!’ (dediler).  De ki: ‘Şübhesiz hidâyet, Allah’ın hidâyetidir. Size verilenin benzeri, (başka) birine (de) veriliyor veya (kıyâmet günü) Rabbinizin huzûrunda (mü’minler) size karşı delil getirecekler (de galipgelecekler) diye mi (böyle söylüyorsunuz)?’ De ki: ‘Şübhesiz lütuf, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir!’ Allah ise, Vâsi’ (lütfu geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.

Âl-i İmrân 74 Rahmetini dilediğine tahsîs eder. Çünki Allah, pek büyük ihsan sâhibidir.

Âl-i İmrân 75 Ehl-i kitabdan öylesi de vardır ki, ona yığınla (altın) emânet etsen, onu sana iâde eder. Onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar (bir altın) emânet etsen, tepesine dikilip durmazsan, onu sana iâde etmez. Bu, şübhesiz onların: ‘Ümmîler (ehl-i kitab olmayanlara yaptığımız haksızlıklar) hakkında üzerimize bir yol (bir vebâl) yoktur!’ demeleri sebebiyledir. Ve onlar (hakikati) biliyor oldukları hâlde, Allah’a karşı yalan söylüyorlar.

Âl-i İmrân 76 Hayır! Kim sözünü yerine getirir ve (günahlardan) sakınırsa, hiç şübhesiz ki Allah, takvâ sâhiblerini sever.

Âl-i İmrân 77 Doğrusu (peygambere îman husûsunda) Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir fiyata (dünyalık menfaate) satanlar var ya, işte onlar, âhirette kendileri için bir nasib olmayanlardır. Hem Allah onlarla konuşmaz; hem kıyâmet günü onlara (rahmet nazarıyla)bakmaz ve onları (günahlardan) temizlemez! Ve onlar için (pek) elemli bir azab vardır.

Âl-i İmrân 78 Doğrusu onlardan (ehl-i kitabdan) elbette bir fırka da vardır ki, kendisi Kitab’dan olmadığı hâlde, onu Kitab’dan sanasınız diye, (doğru kelimeyi değiştirerek) dillerini Kitab’la eğip bükerler. Ve o, Allah tarafından olmadığı hâlde: ‘Bu, Allah katındandır!’ derler. Bu sûretle onlar, Allah’a karşı (hakikati) bile bile yalan söylerler.

Âl-i İmrân 79 Bir insan için, Allah ona kitab, hikmet ve peygamberlik versin de, sonra (o kimse)insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun!’ desin, (bu) olur şey değildir; fakat (bir peygamber ancak şöyle der): ‘(Öğrenip) öğretmekte ve oku(yup, okut)makta olduğunuz Kitab sâyesinde Rabbânî (ilim ve ihlâsla kulluk ederek Rabbe mensûb olan kimse)ler olun!’

Âl-i İmrân 80 (Bir peygamber) size, melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi de emretmez. Siz Müslüman kimseler olduktan sonra, (hiç) size küfr(e girmey)i emreder mi?

Âl-i İmrân 81 Hem Allah, vaktiyle peygamberlerin: ‘Size kitab ve hikmetten her ne versem, sonra size berâberinizde olanı tasdîk edici bir peygamber gelse, mutlaka ona îmân edeceksiniz ve mutlaka ona yardım edeceksiniz!’ diye sağlam sözlerini aldığında: ‘İkrâr ettiniz (mi) ve bu ağır ahdimi (üzerinize) aldınız mı?’ buyurdu. (Onlar:) ‘İkrâr ettik!’ dediler. (Allah:) ‘Öyle ise şâhid olun, ben de sizinle berâber şâhidlerdenim!’ buyurdu.

Âl-i İmrân 82 Artık kim bundan sonra yüz çevirirse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.

Âl-i İmrân 83 O hâlde Allah’ın dîninden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek O’na teslîm olmuştur ve ancak O’na döndürüleceklerdir.

Âl-i İmrân 84 De ki: ‘(Biz) Allah’a, bize indirilene ve İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya’kub’a ve (onun) torunlar(ın)a indirilenlere ve Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve (bütün) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere îmân ettik. Onlardan hiçbirinin arasında (peygamberlik cihetiyle)fark gözetmeyiz. Ve biz, ancak O’na teslîm olan kimseleriz.’

Âl-i İmrân 85 Kim de İslâm’dan başka bir din ararsa, artık kendisinden aslâ kabûl edilmeyecektir. Âhirette ise o, hüsrâna uğrayanlardan (olacak)tır.

Âl-i İmrân 86 Îmân (etme)lerinden ve şübhesiz peygamberin hak olduğuna şâhidlik yapmalarından, hem kendilerine apaçık deliller gelmesinden sonra, (bunlara rağmen) inkâr eden bir kavmi, Allah nasıl hidâyete erdirir? Çünki Allah, zâlimler topluluğunu (küfürlerindeki ısrarları sebebiyle) hidâyete erdirmez!

Âl-i İmrân 87 İşte onlar yok mu, onların cezâsı, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâ’neti şübhesiz kendilerinin üzerine olmasıdır.

Âl-i İmrân 88 (Onlar,) orada (Cehennemde) ebedî olarak kalıcıdırlar. Onlardan ne azab hafifletilir, ne de onlar (rahmet nazarıyla) gözetilirler.

Âl-i İmrân 89 Ancak, bundan sonra tevbe edip (hâllerini) ıslâh edenler müstesnâdırlar; hiç şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.

Âl-i İmrân 90 Şübhesiz îmân (etme)lerinden sonra inkâr edenler, sonra da inkâr cihetiyle ileri gidenler yok mu, onların (son nefesteki) tevbeleri aslâ kabûl edilmeyecektir! İşte onlar ise, dalâlete düşenlerin ta kendileridir.

Âl-i İmrân 91 Muhakkak ki o inkâr edip de kendileri kâfir kimseler olarak ölenler yok mu, artık dünya dolusu altın, velev ki (kendisini kurtarmak üzere) onu fedâ edecek (de) olsa, artık onların hiçbirinden aslâ kabûl edilmeyecektir! İşte onlar yok mu, kendileri için (pek) elemli bir azab vardır ve onlar için yardımcılardan kimse yoktur.

Âl-i İmrân 92 Sevmekte olduğunuz şeylerden (Allah yolunda) sarf etmedikçe, (gerçek) iyiliğe aslâ erişemezsiniz. O hâlde her ne sarf ederseniz, artık şübhesiz ki Allah, onu hakkıyla bilendir.

Âl-i İmrân 93 Tevrât indirilmeden önce (bir adağına binâen) İsrâîl’in (Ya’kub’un) kendine haram kıldığı şeyler dışında, bütün yiyecekler İsrâiloğullarına helâl idi. De ki: ‘Eğer (iddiânızda)doğru kimseler iseniz, haydi Tevrât’ı getirin de onu okuyun!’

Âl-i İmrân 94 Artık bundan sonra, kim Allah’a karşı yalan uydurursa, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir!

Âl-i İmrân 95 De ki: ‘Allah doğru söylemiştir; öyle ise Hanîf (hakka yönelmiş) olan İbrâhîm’in dînine tâbi’ olun! Hem (o, sizin gibi) müşriklerden değildi.’

Âl-i İmrân 96 Muhakkak ki mübârek ve âlemlere bir hidâyet olarak insanlar için kurulan ilk ev (ilkma’bed), elbette Mekke’deki (Kâ’be)dir.

Âl-i İmrân 97 Orada apaçık alâmetler, İbrâhîm’in makamı vardır. Oraya giren ise emniyette olur(ona dokunulmaz). Hem ona (, oraya gitmek için) bir yola gücü yeten bir kimsenin o evi(Kâ’be’yi) haccetmesi, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Kim de inkâr ederse, artık şübhe yok ki Allah, âlemlerden müstağnîdir (hiçbir şeye muhtaç değildir)!

Âl-i İmrân 98 De ki: ‘Ey ehl-i kitab! Niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?’ Hâlbuki Allah, yapmakta olduklarınıza hakkıyla şâhiddir.

Âl-i İmrân 99 De ki: ‘Ey ehl-i kitab! (Hakka) şâhid kimseler olduğunuz hâlde, niçin ona bir eğrilik arayarak, îmân eden kimseyi Allah yolundan men’ ediyorsunuz?’ Hâlbuki Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.